KABİR ZİYARETİ
..:: 4 ::..
Bilhassa mevtânın borçlarını ödemek, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tarafından teşvik edilmiş bir amel-i sâlihtir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir cenâze geldiği zaman borcu olup olmadığını sorarlar, borcu ödettirildikten sonra cenâze namazını kılarlardı. Bu hâl, mevtâlarımız için bizlere ne ince bir merhamet tâlimidir.
Bu hususta İmam Muhammed'in, zarûretler sebebiyle tutulamayan ve kazâ etmeye de güç yetirilemeyen oruçların yerine fidye verilmesine kıyas ederek, kılınamamış namazların da affedilmesi ümîdiyle, "iskât-ı salât" tâbir olunan bir ictihâdı mevcuddur. Buna göre, kılınamamış her vakit namaz için, bir fakirin bir günlük yiyecek ihtiyâcının karşılanması veya buna tekâbül eden belli bir meblağın infak edilmesi gerekmektedir. Ancak yapılacak olan bu infak, miktar bakımından hiçbir değişikliğe uğramadan, aynen muhtaca intikâl ettirilmelidir. İmam Muhammed Hazretleri'nin bu ictihâdından üç mühim fayda mülâhaza edilmektedir:
a) İnfaka teşvik ve infak edenin ecre nâil olması,
b) Muhtaçların sevinip mevtâ için duâ etmesi,
c) Mevtâ için Cenâb-ı Hakk'ın af ve rahmetinin ümid edilmesi.
Mevtânın hayrına yapılmakta olan "iskat" 1 muâmelesi, maalesef günümüzde "devir" 2 yapılmak sûretiyle asıl gâyesinden uzaklaştırılarak İslâm'ın rûhuna zıd bir mâhiyete büründürülmüştür.
"Devir" adı verilen bu tatbikat, bir nevî hîleye dönüştürülmüştür. Bu tür yanlış bir uygulama ile, îfâ edilmemiş bir ibâdet, hakîkatte infak edilmemiş sadaka görünümlü bir davranışla telâfî edilmeye çalışılmaktadır. Şöyle ki; âhirete intikâl etmiş bir kimsenin, üzerinde bulunabilecek muhtemel namaz borçlarından 3 temizlenmesi maksadıyla, ortaya bir miktar para konulmakta ve bunun hâlis bir niyetle ihtiyaç sahiplerine intikâl ettirilmesi gerekirken, maalesef çoğu kere birkaç kişi arasında " قَبِلْتُ aldım, kabul ettim; وَهَبْتُ hîbe ettim " ifâdeleriyle elden ele devredilmekte, bununla da gûyâ infak edilen meblağın miktarı çoğaltılmaktadır. Az bir parayı birçok insana -niyet unsuru baştan belli olan bir hareketle- önce verip, sonra geri almak, daha sonra bir başkasına verip tekrar geri almak ve bu sûretle hazır bulunanlar sayısınca bu meblağın çoğalmış olduğuna ve hayrın arttığına inanmak, bunu yapanların ancak kendilerini kandırabildikleri çirkin bir bid'attır. Bilhassa varlıklı kişilerin böyle bir yola tevessül etmeleri ve bundan bir netîce ummaları çok daha hayret vericidir. Üstelik bu durum, hâriçten bakanların, büyük bir mantıksızlık olarak telakkî ettiği ve -hâşâ- Allâh'ı aldatmaya çalışmak gibi gördüğü, abesle iştigâlden başka bir şey değildir.
Yâ Rab! Niyetlerimizi kendi rızân ile telif eyle! Dünyaya dalıp, kendisini bir su birikintisinde helâk edenlerin âkıbetinden bizleri koru! Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Rabbimiz! Hayatımızı ve ölümümüzü, salih kullarına lutfettiğin bereket, nîmet, ulvî güzellikler ve Sana vuslat ile müzeyyen ve mükemmel kıl!
Yâ Rab! Kâinâtı, ilâhî muhabbet gözlüğü ile temâşâ edebilmeyi, onu, şuur, duygu, vicdan ürperişleri ve imânî heyecanlar zâviyesinden seyredebilmeyi, gözlerden akan nedâmet şebnemleri ile gufrân iklimlerine ulaşmayı, yüz akı ve vicdan huzuruyla senin huzûruna varabilmeyi cümlemize nasîb eyle!
Âmin.
______________
1.İskat: Namaz, oruç, kurban, adak, kefâret gibi ibâdet ve borçları îfâ etmeden vefat etmiş bir kimseyi bu borçlardan kurtarmak için fukaraya nakdî bedellerini vermeye denir. (Hayrettin Karaman, Ebediyet Yolcusunu Uğurlarken, s. 81-85).
2.Devir: Nakdî bedeli vermek yerine muayyen bir miktarı bir bez parçasının içine koyup fukaraya hibe etmek, sonra onu hibe yoluyla tekrar geri almak ve borç bitinceye kadar bu işe devâm etmeye denir. Böyle bir tatbikat Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn devirlerinde yoktur. Lâkin iskâta hicrî ikinci asrın sonlarında, devir sûretiyle iskâta ise hicrî beşinci asırda cevaz verilmiştir. Zamânımızda âdet hâline gelmiş olan ve İslâm'ın kaynaklarına dayandığı sanılan devir âdeti, infakta cimriliğe ve ibâdetlerde tenbelliğe sebep teşkil eden bir bid'at mâhiyetindedir. Bu bakımdan, devir âdetinin terk edilmesi ve mevtâ nâmına doğrudan doğruya sadaka verilmesi, hayırlar yapılması, kusurlarının affı için de Allâh Teâlâ'ya yalvarılması gerekir. Böylece hem sünnete uygun hareket edilmiş, hem de yapılan mâlî ibâdetler, hayırlar ve sadakalar, gerçek sâhiplerini yâni ona muhtaç olan şahısları bulmuş olacaktır. (Hayrettin Karaman, Ebediyet Yolcusunu Uğurlarken, s. 81-85).
3.Bu namaz borçlarından kastedilen şudur: Vefat eden bir kimsenin hayattayken kılamadığı veya ihlâs ve huşû gibi bâtınî şartlarına lâyıkıyla riâyet edemeden kılmış olduğu namazlardır. Yoksa burada, böyle bir telâfî yoluna güvenerek gevşeklik ve tembellik sebebiyle edâ edilmemiş namazlar kasdedilmektedir.
<<< Önceki Sayfa | Ana Menü