KABİR ZİYARETİ
..:: 1 ::..
İnsan, hayatın akışı içinde yaşama sevinci ile ölümden ürperiş gibi iki müthiş zıtlığın arasında çalkalanır durur. Daimî bir akış hâlinde olan hayat ve ölümün hakikî mânâları idrâk edilmeden, insanın gerçek mâhiyeti, yaratılışındaki hakîkî sır ve hikmeti ile kavranamaz.
"Dünyaya geliş ve dünyadan gidiş" gibi iki muazzam meçhûlün arasına sıkışan idrâk, dünyaya âit gerçek bir değer hükmüne ulaşıp, hâl ve hareketler buna göre tanzim edilmedikçe geçici dünyanın, aldatıcı gölgeler âleminden kurtulup, gerçekler yurduna doğru mânevî bir yolculuğa çıkamaz.
Mümine ölüm, Allâh'tan gelen bir vuslat selâmı, neş'eler, letâfetler, iltifatlar içinde bir hâlden diğer bir hâle intikaldir. Kâfir ve fâsıklar için ise ölüm, horluk ve ızdırap içinde bir can veriş ve cehennemin ateş deryasından kopup gelen bir azab fırtınasıdır.
Beşeriyetin en mühim irfânı, toprağın altındaki muammâyı çözmekle başlar. Fikirler, çalışmalar, araştırmalar, kalbî derinlikler ve derûnî duyuşlar, ölüm gerçeği etrafında pervâneleşmedikçe, bu "mezar" denilen esrarlı ülkenin hakikati ayân olmaz.
Gerçekten hayatta insan için en mühim iki nasihatçi vardır. Bunlardan biri konuşur, diğeri susar. Konuşan nasihatçı Kur'ân-ı Kerîm, derin sükûtuyla nasihat eden ise ölümdür.
Bu gerçeğe istinâden ecdâdımız, kabristanları şehir ortalarına ve câmi giriş çıkışlarına yapmışlardır ki, bu nasihatçılardan birisi olan ölümden yeteri kadar ibret alınabilsin. Yine kabirlerde, ağaç olarak da uzun ömürlü selvi ağacını tercih etmişlerdir ki, yaz-kış solmadan rengini devam ettirsin ve dünya ötesi âlemin sonsuzluğunu sembolize etsin.
Ölümün bilinen bir dili yoktur. Lâkin o, derin bir sükûta ne muazzam mânâlar gömmüştür! Kabristanlar, fânî hayatını tüketen anne-baba, çoluk-çocuk, sevgili, hısım, akraba ve dost adresleriyle doludur.
Allâh'ın emirlerine uygun bir hayat yaşayıp yaşamadığımıza göre şekillenecek kabir âlemi hakkında, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
"Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur." (Tirmizî, Kıyâmet, 26) tâbirini kullanmakla, ölümle hayat arasındaki sıkı râbıta ve alâkaya işaret buyurmuşlardır.
Hakîkaten kabristanlar bir hikmet ve ibret dershânesi, kabir ziyaretleri ise, en tesirli tefekkür-i mevt eğitimidir.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bizzat kendileri sık sık kendisinden evvel âhirete intikâl etmiş ashâbının kabirlerini bir vefâ örneği olarak ziyâret etmiş ve onlara hayır duâda bulunmuşlardır.
Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Uhud'daki şehitlerin kabirlerini ziyâret eder ve şöyle derdi:
"Sabrettiğiniz şeylere mukâbil sizlere selâm olsun! Sizler için ahiret yurdu ne kadar güzeldir!" (Taberî, Câmiu'l-Beyân, XIII, 186; İbn-i Kesir, Tefsir, II, 529)
Yine O, zaman zaman Bakî mezarlığına gider, onlara selâm verir ve şöyle duâ ederdi:
"Ey müminler yurdunun sâkinleri! Selâm size. Bizler de inşâallâh sizlere kavuşacağız. Allâh Teâlâ'dan bizim ve sizin için âfiyet ve selâmet dilerim." (Müslim, Cenâiz, 104)
Hattâ bir gece yarısı Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Hazret-i Âişe'nin odasında uyurken Cebrâil -aleyhisselâm- O'nu uyandırdı ve getirdiği emri tebliğ etti: Allâh Teâlâ onun Bakî Mezarlığı'na gidip ölülere duâ etmesini istiyordu.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-'yı uyandırmamaya çalışarak yavaşça kalktı. Onun bu hâli, henüz uyumamış olan Âişe annemizin merâkını celbetti. Sonra da Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in peşine takılarak Cennetü'l-Bakî kabristanına kadar onu tâkip etti.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in iki gözü iki çeşme ağlayarak ümmetine duâ ettiğini görünce, yaptığından utandı. Orada biraz durup Peygamber-i Zîşân'ın bu coşkulu hâlini seyretti. Sonra da koşarak eve döndü ve yorganını başına çekerek uyuyormuş gibi yaptı. Onun arkasından hemen eve dönen Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Âişe'yi nefes nefese görünce durumu anladı ve ona:
"Allâh ve Rasûlü'nün sana haksızlık edeceğinden mi korktun?" (Müslim, Cenâiz, 103) diye sitem etti ve böylece kendi davranışlarının Allâh Teâlâ tarafından murâkabe edildiğini belirtmiş oldu.
Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendileri sık sık bu nevî kabir ziyaretlerinde bulundukları gibi, ashâbını ve ümmetini de bu konuda şu sözleriyle teşvik etmişlerdir:
"Ben size kabir ziyâretini yasaklamıştım. Şimdi ise ziyaret edin. Çünkü kabir ziyareti size âhireti hatırlatır." (Tirmizî, Cenâiz, 60; Müslim, Cenâiz, 106) 1
_____________
1.Câhiliye zamanında insanlar, ecdatlarına âit rûhların bir kudsiyet kazandığını düşünerek bununla iftihâr ederler ve kabir ziyâretinde bulunurlardı. Cenâb-ı Peygamber, bu bâtıl câhiliye âdetinden bir eser kalmaması için ilk zamanlar kabir ziyâretini men etmişti. Bu tehlike zâil olunca bilhassa tefekkür-i mevt gâyesiyle kabirlerin ziyâretine izin verdi.
Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>