TASARRUF VE KERÂMET
..:: 4 ::..
Böyle hâller birtakım rûhî temrinler sâyesinde gerçekleşir. Yâni, ruhtaki bâzı kâbiliyetleri din dışı birtakım tesirlerle de kuvveden fiile çıkarmak mümkündür. Meselâ Hind fakirleri de ekseriyâ riyâzat yoluyla rûhî bir kuvvete ulaşırlar. Bâzan da bu, sihir veya cinnîlerden "huddam" 1 kullanmak sûretiyle vâkî olur. Bu gibi fevkalâdeliklerin kerâmetten farkını anlayabilmek ilim işidir. Fakat şu kadarını söyleyelim ki böylelerinin hayâtı takvâ ölçüleri içinde cereyân etmez. Bunlar sünnet-i Rasûlullâh'a ittibâda nâkıstırlar. İlk dikkat edilecek nokta da budur.
Nitekim Cüneyd-i Bağdâdî -kuddise sirruh-:
"Bir kişiyi havada uçarken görseniz, hâli kitap ve sünnete uymuyorsa bu bir istidraçtır." buyurur.
İlâhî bir ikrâma mazhar olarak herhangi bir fevkalâdeliğin kendisinde vücud bulduğu kimse zaten bunu bir nevî gösteri edâsıyla yapamaz. Çünkü gerçek Hak dostları, gösterişten berî bulundukları için çok mecbûr kalmadıkça bunu izhâr etmezler. İnsanlara, örnek alınabilecek beşerî ahlâk mükemmellikleriyle görünürler. Tıpkı Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in ümmetine mükemmel bir nümûne olabilmek için umûmiyetle beşerî temâyüller iktizâsınca hareket edip, ihtiyaç hâlinde -Allâh'ın izniyle- nâdiren mûcize göstermesi gibi. Allâh dostları da Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in yolundan kıl kadar ayrılmazlar. Kerâmet ile istidrâcın farkını kavrayabilmek için sâdece bu husûsa dikkat etmek bile kâfîdir.
Firavun da, istidraç sâhibi olanlardandı. Dörtyüz senelik ömrü boyunca bir baş ağrısı bile duymadı. Dişleri de yekpâre idi. Yokuş aşağı inerken atının ön ayakları uzardı.
İstidraç, kâfir ve fâsıka gurur ve kibir verir. Âkıbetini daha beter hâle getirir. Mûsâ -aleyhisselâm-, Kızıldeniz'e asâsını vurup Allâh'ın izniyle yol hâline getirince, arkasından kovalayan Firavun, askerlerine dönüp:
"- Bakın! Celâdetimden, deniz yol hâline geldi." dedi. Hâlbuki o yola girince, yol yine denize inkılâb etti. Firavun, askerleriyle berâber helâk oldu.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hadîs-i şerîflerinde Deccâl'in de birçok istidraç göstererek insanları kandırmaya çalışacağını bildirmiştir.
Bir de istidraç sâhibinin iddiâsının aksine zuhûr eden hâller vardır ki buna da "ihâne" (zelil kılma) adı verilir. Meselâ peygamberlik iddiâsında bulunan bir yalancı olan Müseylemetü'l-Kezzâb, kuyudaki suyun bollaşması için kuyuya tükürmüş, fakat kuyunun suyu tamamen kurumuştur.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve ashâb-ı kirâm devrinde tasarruf ve kerâmetlerin gerçekleşmesi nasıl mümkün olmuşsa, daha sonraki dönemlerde meydana gelmesi de öylece imkân dâhilindedir. Velîlerin, bir kısım insanların irâdelerine yön vermek maksadıyla izhâr ettikleri tasarruf ve kerâmetler, tâbî oldukları peygamberin bereketiyledir ve aynı zamanda onun mûcizelerinin bir nevî devâmı mâhiyetindedir.
Gerek asr-ı saâdette, gerekse daha sonraki zamanlarda vukû bulan tasarruf ve kerâmetlerin birçok hidâyetlere vesîle olduğu târihî bir gerçektir. Nitekim böyle hâdiselere şâhid olan pek çok kimse, "Velîsi böyle olan bir dînin, nebîsi kimbilir nasıl olur!.." diyerek kerâmetin asıl merkezini te'yîd etmişlerdir.
Tasarruf ve Kerâmete Dâir Bâzı Husûsî Örnekler:
Kâinâtın Hâlık'ı ve Mâlik'i olan Allâh Teâlâ, kendi varlığını bilmesi, ibâdet ve tâatte bulunması ve yeryüzünü îmar etmesi için mahlûkâtın en şereflisi olarak insanı kendine halîfe tâyin etti. Âyet-i kerîmede bu gerçek:
وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً
"Hatırla ki Rabbin meleklere: "- Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım." buyurmuştu…" (el-Bakara, 30) şeklinde beyân edilmiştir.
Burada insanın "halîfe" kılınması şu mânâlara gelmektedir:
"Kendi irâdemden, kudret ve sıfatımdan ona bâzı salâhiyetler vereceğim; o bana izâfeten, bana vekâleten mahlûkâtım üzerinde birtakım tasarruflara sâhip olacak; benim nâmıma ahkâmımı icrâ edecek; o bu hususta asil olmayacak; kendi zâtı ve şahsı adına asâleten ahkâmı icrâ edecek değil, ancak benim bir nâibim ve vekîlim olacak. İrâdesiyle benim irâdelerimi, benim emirlerimi, benim kanunlarımı tatbike memur bulunacak. Sonra onun arkasından gelenler ve ona halef olarak aynı vazîfeyi icrâ edecek olanlar bulunacak, "O (yüce Allâh) sizi yeryüzünde halîfeler kıldı." (el-En'am, 165) sırrı zâhir olacak." (Elmalılı, Hak Dini, I, 299-300)
___________________
1.Belli okumalarla bir cinnînin itaat altına alınması ve bir hizmetçi gibi kullanılması mümkündür. Böyle cinnîlere "Huddâm" denilir. Huddâm, onu kendisine bend etmiş olan insanın her emrini istîdâdı nisbetinde yerine getirir.
<<< Önceki Sayfa | Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>