TASARRUF VE KERÂMET
..:: 3 ::..
İşte gerçek Hak dostları, gönüllerinde bu olgunluğa kavuşmuş kimselerdir. Bu itibarla Allâh'ın velî kullarından bir kerâmet zuhûr ettiği zaman, onların Allâh'ın lutuf ve ikramlarına şükür duyguları daha da artar. Bu hâlleri, yaptıkları mücâhedelerde kendileri için güç kaynağı olur. Hakîkî velîler kerâmetleri sebebiyle âhiretlerinin teminat altında olduğu hissine aslâ kapılmazlar. Bilakis, Allâh'a karşı acziyet, tevâzû ve nefislerini hakir görme duygularıyla dolarlar. Gurur, kibir ve fitneye düşme endişesinden hâlî kalamadıkları için, korku içindedirler.
Nitekim Allâh -celle celâlühû-'nun kendisine ism-i âzamı bildirdiği Bel'am bin Baûra'nın, düştüğü hazîn âkıbet pek ibretlidir. Bu zât, İsrâiloğulları içinde âlim ve velî biri olarak biliniyordu. Fakat sonradan kibir ve dünyâya aldanma netîcesinde o yüksek hâlini kaybetti, hattâ îmânsız olarak öldü. Bu hâdise Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle bildirilmiştir:
"Onlara (yahudilere), kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın peşine takılıp, sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku. Dileseydik elbette onu bu âyetler sâyesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat; belki düşünürler." (el-A'raf, 175-176)
Kerâmet sâhibi bir velîye aşırı iltifat, bu sebeple son derece mahzurlu ve tehlikeli görülmüştür. Hak dostlarının, kerâmet teşhîr etmekten ictinâb etmelerinin sebeplerinden biri de bu tehlikedir. Kerâmet, nihâî bir mertebe değildir ve velînin mânevî derecesini göstermez. O Hak dostları gâyet iyi bilirler ki, peygamberlerden başka hiç kimse teminat altında değildir. Kimi insan vardır; Cehenneme bir karış kalmışken Cennet'e giriverir. Kimisi de Cennet'e bir karış kala Cehennem'e yuvarlanıverir. O hâlde her mümin:
"... Yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluk et!" (el-Hicr, 99) âyet-i kerîmesini hayat düstûru edinmelidir.
Her hususta olduğu gibi kerâmet şeklinde zuhûr eden böyle ilâhî lutuflar karşısında da yegâne ölçümüz Kur'ân ve sünnettir. Bununla birlikte, kerâmetin, inkâr edilemez bir şekilde hak ve hakîkat olduğu da bir vâkıadır.
Nitekim kerâmetin Kur'ân'daki delillerinden birkaçı şöyledir:
Süleyman -aleyhisselâm-'a, veziri Âsaf, Sebe melîkesi Belkıs'ın tahtı hakkında "... Göz açıp kapayıncaya kadar onu sana getiririm..." (Neml, 40) demiş ve bu da gerçekleşmiştir.
Zekeriyâ -aleyhisselâm-, mâbede kapanıp ibâdetle meşgûl olan Hazret-i Meryem'e bakmakla mükellef kılınmıştı. Fakat mâbede her girdiğinde Hazret-i Meryem'in yanında çeşitli rızıklar görüyordu. Bunun hikmetini öğrenmek için Hazret-i Meryem'e:
"- Bu rızıklar sana nereden geliyor?" diye sormuş, Hazret-i Meryem:
"Allâh katından…" (Âl-i İmrân, 37) diye cevap vermiştir. Ve yine Âl-i İmrân Sûresi'nin 24 ve 25. âyetlerindeki Hazret-i Meryem'in doğrudan Allâh tarafından rızıklandırılmasına dâir haberler, kerâmetin Kur'ân'daki delillerindendir.
Sünnetteki delilleri ise pek çoktur:
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
"Üç kişi, daha beşikteyken konuşmuştur. Bunlar:
Meryem oğlu Îsâ, Cüreyc'e isnâd edilen çocuk ve diğer bir çocuktur." buyurmuş ve bunları îzâh etmiştir. 1
Diğer bir sahih hadîste de, yolculuğa çıkmış olan üç kişinin geceleyin sığındıkları bir mağarada mahsur kalmaları anlatılmıştır. Mağaranın girişi, devrilen bir kaya ile kapanmış, yolculardan her biri, Allâh rızâsı için yaptığı bir amele tevessül ederek duâ etmiş ve netîcede zuhûra gelen ilâhî ikrâm ile mağaranın girişi açılmıştır. 2
Rivâyete göre, Ömer -radıyallâhu anh- minberde halka hutbe verirken "Yâ Sâriye dağa, dağa!" diye seslenmiştir. Hutbedeki mevzu ile hiç alâkası olmayan bu sözü söylediği sırada Sâriye, Medîne'ye bir aylık mesâfede Allâh düşmanlarıyla harb etmekteydi. Fakat Allâh -celle celâlühû-, Ömer -radıyallâhu anh-'ın sesini Sâriye'ye duyurmuştur. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, II, 3)
Buna benzer misâller sahabî devrinde pek çoktur.
Diğer taraftan kerâmetin zıddı olarak, kâfir, fâsık ve müteşeyyıh, yâni velî olmadığı hâlde velîlik taslayan bâzı şahıslardan, evliyânın kerâmetine benzer birtakım fevkalâdelikler sâdır olabilir. Bunların iddiâlarına uygun olarak meydana gelen hârikulâdeliklere de istidraç denilmiştir.
___________________
1.Bkz. Müslim, Birr, 8.
2.Bkz. Buhârî, Edeb, 5; Enbiyâ, 53; Zikir, 100.
<<< Önceki Sayfa | Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>