İmandan İhsana Tasavvuf

 

 

 



 

TASARRUF VE KERÂMET

..:: 2 ::.. 

    Gerçek bir kerâmetin umûmiyetle şu netîceleri olur:
   1) Nefsi edeblendirmesi,
   2) Kalbin çirkin huy ve temâyüllerden temizlenip feyz-i ilâhî ile tezyîn edilmesi,
   3) Sırların ve hikmetlerin kalbe ayân olması.
   Diğer taraftan, kerâmetlerin zuhûra gelmesinde en mühim vâsıtalardan biri de Cenâb-ı Hakk'ın kuluna sırrî olarak bildirdiği ism-i âzam'dır. İlâhî mevhibeler bahsinde mühim bir mevkii bulunan ism-i âzam mevzuuna da kısaca temas etmek isteriz.
   İsm-i âzam, kendisiyle yapılan duâyı müstecâb kılan ilâhî isimlerden biridir. Ancak bunun, Cenâb-ı Hakk'ın isimlerinden hangisi olduğu noktası bir sırdır ve bu hususta pek çok rivâyetler vardır. Bunlar arasında Hak Teâlâ'nın yüce zâtının ismi olan ve bütün isimleri kendinde toplayan "Allâh" lafzının ism-i âzam olduğu görüşü kuvvetlidir.
   Bu husustaki telâkkîlerden biri de şöyledir: Cenâb-ı Hak, insanoğluna nefha-i ilâhî olarak kudretinden bir nasîb lutfettiği için ilâhî esmâsının en şümûllü tecellîsini "insan"da gerçekleştirmiştir. Kâmil insan, fıtratında bilkuvve mevcûd olan bu ilâhî esmâyı, kuvveden fiile çıkararak Allâh'ın ahlâkıyla ahlâklanma bahtiyarlığına erebilen kimsedir. Dolayısıyla bir kulda hangi ilâhî ismin tecellîsi galebe hâlindeyse o kişi için, onun ism-i âzam olduğu söylenir. Yâni merhamet ve şefkat duyguları inkişâf etmiş olan bir kulda yüce Rabbimizin "Rahmân" ve "Rahîm" isimlerinin tecellîsi hâkimdir. Dolayısıyla böyle bir kimse için bu isimler ism-i âzam sayılmıştır. Ancak asıl mârifet, Cenâb-ı Hakk'ın güzel isimlerinin muktezâsını, yaşanan bir ahlâk hâline getirebilmektir. Yoksa birçok kimse ism-i âzamı kitaplardan veya ezberden okur geçer. O hâlde dil, "Yâ Rahmân, Yâ Rahîm!.." derken, kalbin merhametten nasîbi yoksa, arzu edilen şeyin hâsıl olmasını beklemek beyhûdedir.
   Bu hususta Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- ile bir bedevî arasında vâkî olan şu hâdise pek ibretlidir:
   Birgün fakir bir bedevî Hazret-i Alî'den sadaka ister. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, o an için başka bir imkânı bulunmadığından, yerden bir avuç kum alır ve bir şeyler okuyarak kuma üfler. Ardından da bunları bedevînin avucuna altın olarak döker. Bedevî hayretler içinde kalır. Bunun nasıl olduğunu, avucundaki kuma ne okuduğunu kendisine de söylemesi için Hazret-i Ali'ye yalvarır. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- ise gâyet sâkin bir şekilde, okuduğunun "Fâtiha Sûresi" olduğunu söyler. Bunun üzerine sevinçle yerden bir avuç kum alan bedevî, Fâtiha Sûresi'ni okuyup kuma üfler. Fakat kum, aynı kumdur. Bedevî, Hazret-i Ali'ye bunun hikmetini sorar. Hazret-i Ali ise, işin özünü şöylece hülâsa eder:
   "Bu, bir kalb farkıdır."
   Mevlânâ Hazretleri de Mesnevî'sinde şöyle bir kıssa zikreder:
   Birgün Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-'a bir kimse yol arkadaşı olmuş. Berâber giderlerken bu kimse, bir köşede bazı kemikler görmüş ve Hazret-i Îsâ'ya yalvarmış:
   "- Ne olur yâ Îsâ! Bildiğin ism-i âzam'ı bana da öğret de bu kemikleri diriltip kaldırayım."
   Hazret-i Îsâ ise cevâben:
   "- O iş senin kârın değildir. İsm-i âzam'ı okuyup ölüyü diriltmek için yağmurlardan daha temiz bir nefes sâhibi, kullukta meleklerden daha anlayışlı bir kişi olmak gerek. İsm-i âzam, pâk bir lisân ve temiz bir kalb ister. Yâni öyle bir kimse ki, nefsi haram ile mülevves olmasın ve melekler gibi isyân ve günahtan pâk olsun. Çünkü bir kimsenin nefsi pâk olursa; o kimsenin duâsı makbûl olur. Hak Teâlâ o kimseyi hazînelerinin emîni eyler. Meselâ farzedelim ki sen Hazret-i Mûsâ'nın asâsını elinde tutabilirsin. Fakat Mûsâ'daki kuvvet sende var mı ki, onu ejderha yapabilesin ve onu zapta kâdir olabilesin. Hattâ Musâ'nın asâsı ejderha olunca kendisi bile korkmuştu da Cenâb-ı Hak ona: "Korkma yâ Mûsâ!" (en-Neml, 10) buyurmuştu.
   İşte bunun gibi, sende Îsâ'nın nefesi yokken ism-i âzamı okuyup ezberlemenin sana ne faydası olur ki." dedi.
   Fakat gâfil gene durmadı ve:
   "- Yâ Îsâ! Bu istîdâd bende yoksa, sen bâri o kemiklerin üzerine oku!" dedi.
   Îsâ -aleyhisselâm-, bu ahmağın sözlerine ziyâdesiyle taaccüb etti ve:
   "Yâ Rabbî! Bu esrârın hikmeti nedir? Bu ahmağın bu derece cidâle meyli nedendir? Kendisinin kalbi ölü, başkasının cesedini diriltmeye çalışıyor. Hâlbuki ona düşen, asıl ölü olan kendisini ihyâ etmek. Kendisini diriltmek için duâ edeceğine, başkalarını ihyâya çalışıyor. Bu ne gaflettir!" dedi.



<<< Önceki Sayfa | Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>

 

Ana Sayfa | Tasavvufun Mahiyeti | Tasavvufî Terbiye | Marifetullah ve İlahi Mevhibeler
Tasavvufî Bazı Meseleler | Hak Dostlarından Nasihatler | Tasavvufî kıssalar ve ibretler
E-mail: info@imandanihsanatasavvuf.com
Bu sitede yayınlanan yazılar, Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendinin kitap ve makalelerinden derlenmiştir.
© 2004-2007 - Her hakkı mahfuzdur.