İmandan İhsana Tasavvuf

 

 

 



  

TASARRUF VE KERÂMET

..:: 1 ::.. 

    Kâdir-i Mutlak olan Cenâb-ı Hak, bir şeyi murâd ettiği zaman ona "Kün" yâni "ol" der ve o iş gerçekleşir. Buna rağmen Allâh Teâlâ ilâhî murâdı muktezâsınca bâzı hâdiselerin tasarrufunu birtakım kullarına tevdî eylemiştir. Hakîkatte o tasarruflar, yine Rabbimizin yaratıcı sıfatıyla o işe dâhil olmadığı müddetçe gerçekleşemezse de Cenâb-ı Hak böylesi tasarruflarda bu kullarını birer vâsıta kılmıştır. Tıpkı dört büyük melekte olduğu gibi.
   Meselâ bu meleklerden Cebrâil -aleyhisselâm-, vahyi peygamberlere bildirmekle; Mikâil -aleyhisselâm-, tabiat hâdiselerini sevk ve idâre etmekle; Azrâil -aleyhisselâm-, can almakla; İsrâfil -aleyhisselâm- ise, Sûr'a üflemekle vazîfelendirilmişlerdir.
   Elbette ki Cenâb-ı Hak bu vazîfeleri o meleklere gerek olmaksızın doğrudan doğruya da gerçekleştirebilirdi. Fakat Allâh Teâlâ, ilâhî irâdesiyle onlara böyle bir vazîfe ve salâhiyet vermiştir. Meleklerin güç ve kudreti de esâsen Cenâb-ı Hakk'ın kudretindendir. O gücü onlara veren Allâh Teâlâ'dır. Bütün mahlûkâtın güç ve salâhiyeti de bunun gibidir.
   Allâh Teâlâ peygamberlerine de bâzı tasarruf salâhiyetleri vermiştir. Bunlar arasında Süleyman -aleyhisselâm-'ın hayvanâtın dillerini bilmesi, rüzgarlara ve cinlere hükmetmesi meşhurdur.
   Peygamberlerin imâmı Fahr-i Cihân Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e de pek çok müstesnâ salâhiyetler lutfedilmiştir. O'nun ümmetinin seçkinlerinden bâzıları da bu lutuflardan Cenâb-ı Hakk'ın verdiği kadar hissedâr olmuştur. Meselâ Abdülkâdir Geylânî, Ahmed er-Rifâî gibi bâzı büyük velîlerin gerek hayatlarında ve gerekse vefatlarından sonra bâzı tasarruflarda bulunduğu sık sık nakledilir.
   Tasarruf, herhangi bir fertte onun münhasıran kendi irâdesiyle vâkî olmayıp aynen, bütün vukuatta olduğu gibi Allâh Teâlâ'nın "Hâlık" sıfatını tecellî ettirerek o fiile dâhil olmasıyladır. Yâni, tasarrufun başka herhangi bir oluştan farkı yoktur. Fark, bunun istisnâî oluşundadır. Yâni her kula, müyesser bulunmayışındadır.

   Tasarrufun bir çeşidi olan kerâmet; Cenâb-ı Hakk'ın bir ikrâmı olarak, kâmil bir îmân, mârifet ve takvâ netîcesinde velî kullarda zuhûr eden ve tabiat kânunlarıyla îzâh edilemeyen, fizik ötesi hârikulâde hâdiselerdir. Bu, kerâmetin sûrî olan kısmını teşkil eder. Ehlullâh nazarında esas kerâmet ise istikâmet üzere yaşamaktır. Hak dostları, nâil oldukları bu mânevî salâhiyetle görüş, düşünüş ve hattâ davranış itibâriyle sâir insanlardan farklıdırlar.
   Târiften de anlaşılacağı üzere, evliyâdan zuhûr eden kerâmetler iki kısımdır:
   1. Mânevî kerâmet: İlim, ahlâk, ibâdet, mârifet ve takvâda mesâfe kat edip mânen seviye alarak, " فَاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ " "Emrolunduğun gibi tam bir istikâmet üzere ol!" (Hûd, 112) âyet-i kerîmesinin muhtevâsından bir hisse alabilmektir. Yâni istikâmettir. Meselâ, istikâmet üzere olan bir velînin ağzından çıkan sözler hikmet ve irşad olduğu hâlde, o sözler öyle bir üslûb ile vâkî olur ki muhâtablarından hiç kimsenin gönlü incinmez. Velev o sözler, karşısındakinin hatâsına işâretle îkâz mâhiyetinde olsa bile.
   Bunları, akıl ve tefekkürle elde etmek mümkün değildir. Allâh Teâlâ, bunu ancak seçtiği kullarına ihsân eder.
   2. Kevnî ve sûrî kerâmet: Tayy-i mekân, ortada bulunmayan eşyâyı göz önüne getirme, vahşî hayvanlara iş gördürme vs. gibi madde âleminde meydana gelen hârikulâdeliklerdir.
   Gerçek tasavvuf erbâbı, bu tip kerâmetlere fazla îtibâr etmezler. Zâten böyle bir kerâmetin izhârı, velîliğin şartlarından da değildir. Allâh Teâlâ, bu tip tasarrufları da seçtiği bâzı kullarına lutfeder. Ancak bu tür kerâmeti zarûret olmaksızın izhâr etmenin hoş bir şey olmadığı ifâde edilmiştir. Bir velî de mümkün mertebe bu tip bir kerâmet izhâr etmek istemez. Çünkü halkın hayranlığı, alkışları gelir. Câhil kimseler artık her şeyi o velîden beklemeye başlarlar.
   Her ne kadar halk, bu kerâmet türlerinden ikincisine rağbet ederse de aslında makbûl olan ilkidir. Zîrâ tasavvuf ehli ittifâk etmişlerdir ki, "En büyük kerâmet, istikâmettir." İstikâmet üzere olmayan bir sâlikin çırpınışı ise beyhûdedir.
   Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri:
   "İstikâmet ve gayret, sayısız keşf ve kerâmetten efdâldir. Ayrıca bilinmelidir ki keşf ve kerâmet, dînin emirlerine riâyeti artırmaya vesîle olmuyorsa, belâ ve fitneden başka bir şey değildir." der.
   Kerâmetlerin ulvî bir gâyesi vardır. Bu da, muhâtablarını, tâbir câizse "şok tesiriyle" istikâmete yönlendirmektir. Ancak dîn, ilâhî tekliften (mükellefiyetlerden) ibârettir. Kıyâmete kadar bu vasfıyla devâm edecektir. Fevkalâdelikler ise, dînin teklif vasfına zarar verir. Bu sebepledir ki çok mecbur kalmadıkça ne peygamberler mûcizeye başvurmuş, ne de velîler, kerâmet izhâr etmişlerdir.



Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>

 

Ana Sayfa | Tasavvufun Mahiyeti | Tasavvufî Terbiye | Marifetullah ve İlahi Mevhibeler
Tasavvufî Bazı Meseleler | Hak Dostlarından Nasihatler | Tasavvufî kıssalar ve ibretler
E-mail: info@imandanihsanatasavvuf.com
Bu sitede yayınlanan yazılar, Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendinin kitap ve makalelerinden derlenmiştir.
© 2004-2007 - Her hakkı mahfuzdur.