İmandan İhsana Tasavvuf

 

 

 



   

SIFÂT-I İLÂHİYYE VE TECELLİLERİ

..:: 4 ::.. 

    Bu keyfiyetin tabiî bir netîcesi şudur ki, her müminde küfre, her kâfirde de îmâna -az veya çok- bir istîdâd mevcuttur. Bundan dolayı müminlerin "beyne'l-havfi ve'r-recâ" yâni "korku ile ümîd arasında" yaşamaları, mühim bir meseledir. Buna göre, müminlerin, her an ayaklarının kayabileceği ihtimâlini hatırdan çıkarmamaları gerekmektedir.
   Bunun yanında en şiddetli bir kâfirin dahî birgün gelip "Hâdî" sıfât-ı ilâhiyyesinin galebesine mazhar olabileceğini hatırdan uzak tutmayarak, onu bu ümid ve ihtimâlin ışığında muhâtab kabul etmek gerekir.
   Hadîs-i şerîfte de bu hususa dikkat çekilerek:
   "Bir kimse uzun zaman cennetliklerin amelini işler, sonra ameli cehennemliklerin ameliyle sona erdirilir. Bir kimse de uzun zaman cehennemliklerin amelini işler, sonra ameli cennetliklerin ameliyle hitâma erdirilir." (Müslim, Kader, 11) buyurulmuştur.
   İşte bunun için her müminin gönlü, korku ve ümîd arasında bulunmalı ve CenâbHakk'ın:
   "... Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibâdet et!" (el-Hicr, 99) emrindeki ilâhî düstûru kendisine şiâr edinmelidir.
   Îmân ve inkâr bakımından kaderin meçhûliyeti sebebiyledir ki, mutlak emniyet de mutlak yeis de küfürdür. Çünkü son nefeste vâkî olacak durumu hiç kimse bilemez. Zîrâ peygamberlerle onların işâret ettiği zevâttan (aşere-i mübeşşere gibi) başka hiç kimse için bir teminat yoktur.
   Yukarıda ifâde ettiğimizi gibi, zıt sıfatlar zât-ı ilâhiyyede birbiriyle içiçe ve sükûn hâlinde iken, CenâbHakk'ın bu sıfatları, imtihan âlemi olan dünyamızda birbirlerine galebeye meyyal bir vasıfta tecellî etmiştir. Yâni zaman zaman "Hâdî" isminin tecellîsiyle hidâyet bulanların gâlib olması, zaman zaman da "Mudill" isminin galebesiyle küfürdekilerin ziyâdeleşmesi gibi. Hattâ peygamberlerin tahammül üstü gayretlerine rağmen, kâfir ve fâsıklar dâimâ toplumda bulunmuş, kâfir ve zâlimlerin saltanat sürdükleri devirlerde de yine müminler îmânlarını koruyarak devâm edegelmişlerdir.
   Kur'ân-ı Kerîm'le sâbittir ki AshâbUhdûd, ateş dolu hendeklerin içine atılırken, ilk Îsevîler aslanların dişleri arasında can verirken, Habîb-i Neccar zâlim bir kavim tarafından taşlanırken, Firavun'un sihirbazları ise Mûsâ -aleyhisselâm-'a îmân etmeleri sebebiyle kolları bacakları kesilip hurma dallarına asılırken dahî bir îmân zaafiyetine uğramadan:

رَبَّنَا أَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَتَوَفَّنَا مُسْلِمِينَ

   "…Yâ Rabbî! Üzerimize sabır yağdır ve canımızı müslümanlar olarak al!" (el-A'raf, 126) diyerek son nefeslerinde îmân mücâdelesi vermiş ve şehîden Rablerine kavuşmuşlardır.
   Bu hakîkatlerden, bize îtikâdî ve terbiyevî bir netîce sâdır olmaktadır. Buna göre bir kimse küfründe ne kadar şiddetli olursa olsun, onu hiç kimsenin İslâm'ın dâvetinden mahrum etme hakkı yoktur. Zîrâ o, bir an gelip şuuraltındaki "Hâdî" sıfat-ı ilâhiyyesinin tecellîsine revaç vererek şahsiyet itibariyle bir değişikliğe uğrayabilir. Yâni en azılı bir kâfirde dahî hidâyet ihtimâli vardır. Bu hakîkati, Cenâb-ı Hak, Firavun'u hidâyete dâvet ile vazîfelendirdiği Hazret-i Mûsâ ve kardeşi Hazret-i Hârûn'a:

فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَّيِّنًا لَّعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى

"Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, nasihat dinler veya Allâh'tan korkar." (Tâhâ, 44) buyurarak ifâde eylemiştir.
   Hiç şüphesiz bu âyet-i kerîme, aynı zamanda bize İslâm'ı tebliğ husûsunda mükemmel bir metod sunmaktadır. Bu metodun ise iki esâsı mevcûddur:
   1. Hakîkati muhâtaba onun enâniyetini tahrik etmeyecek yumuşak bir üslûb ile tebliğ etmek:
   Nitekim Firavun, Mûsâ -aleyhisselâm-'ın mûcizeleri karşısında pek çok defâ îmâna temâyül ettiyse de, Hâmân ve etrâfı ona mânî oldular. Kendisi de gurura ve kibre kapılarak îmân etmedi. Lâkin Kızıldeniz'de boğulma ânında acziyet içinde kaldığından yeis hâlinde "Hâdî" ism-i ilâhîsine sarılmak istedi:
   "Gerçekten, İsrâiloğullarının inandığı ilâhtan başka ilâh olmadığına ben de îmân ettim. Ben de müslümanlardanım." (Yûnus, 90) dedi.
   Ancak bir ömür "Mudill" isminin tecellîsine tâlip olarak yaşamış bulunan Firavun'un sekerât ânındaki bu îmânı kabul edilmedi ve o amansız zâlim, kâfir olarak âhirete intikâl etti.
   Diğer bir âyet-i kerîmede de:
   "(Rasûlüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et!.." (en-Nahl, 125) buyurularak bu metod te'kîd olunmuştur.
   2. Hangi durumda olduklarına bakılmaksızın tebliğin bütün insanlara şümûllendirilmesi:
   Firavun, îmân etmeye yanaşmayan bir zâlim ve bedbaht olduğu gibi aynı zamanda Mûsâ -aleyhisselâm-'ı yok etmek uğruna binlerce yavruyu katletmiş bir cânî idi. Böyle olduğu hâlde ilâhî teblîğe muhâtab oldu. Üstelik âyet-i kerîmede:
   "Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, nasihat dinler veya Allâh'tan korkar." (Tâhâ, 44) buyuruldu.
   Bu ilâhî beyân, tebliğin, hangi durumda olurlarsa olsunlar bütün insanlara şümûllendirilmesi gereğini ortaya koymaktadır.

 

<<< Önceki Sayfa | Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>

 

Ana Sayfa | Tasavvufun Mahiyeti | Tasavvufî Terbiye | Marifetullah ve İlahi Mevhibeler
Tasavvufî Bazı Meseleler | Hak Dostlarından Nasihatler | Tasavvufî kıssalar ve ibretler
E-mail: info@imandanihsanatasavvuf.com
Bu sitede yayınlanan yazılar, Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendinin kitap ve makalelerinden derlenmiştir.
© 2004-2007 - Her hakkı mahfuzdur.