SIFÂT-I İLÂHİYYE VE TECELLİLERİ
..:: 3 ::..
Hazret-i Mevlânâ'yı böyle bir hayret ve hayrânlık deryâsına daldıran sâik, Cenâb-ı Hakk'ın sıfat ve isimlerinin, kendisinde ve âlemdeki, akıllara durgunluk verecek derecede ulvî ve sonsuz tecellîleridir. İşte bu gerçek, yâni Allâh'ın isimlerinin çokluğu, O'nun fiillerinin çokluğunu anlamayı kolaylaştırır. Ulûhiyetinin muhtevâsındaki sınırsızlığı ifâde eder. Onu; kısıtlayıcı, dar anlayışlardan münezzeh kılar. Özellikle zıt vasıflar, ulûhiyeti sınırlandırmak temâyülü taşıyan anlayışlara müessir bir engel olurlar. Kimisi O'nu, sadece Zâhir olarak görmek ister. Öyledir, ama Allâh, aynı zamanda Bâtın'dır.
Yâni Allâh Teâlâ, "câmiu'l-ezdâd"dır; zıt sıfatları varlığında cem etmiştir.
Bu yücelik, bütün varlıkların birbirinden farklı olmalarına sebebiyet vermiştir. Buna göre beşerî idrâke sığabilen keyfiyetler, zıtlıklar sâyesinde kavranabilmektedir. Üstelik, zıtlık ne kadar kâmilse (tam ise) idrâk, o kadar berrak olur.
Diğer taraftan, bizim âlemimizde zıtlar, bir arada barınamayıp birbirlerini yok etme ve aynîleşme temâyülündedirler. Bu, varlığın aslının tek olmasından doğan bir keyfiyettir ki, hem fizikî âlemde ve hem de metafizik hakîkatler sahasında mutlak bir sûrette cârîdir. Yâni "âdetullâh" gereğidir. Aydınlık, karanlığı; sıcaklık, soğukluğu yok etmek sûretiyle aynîleşme temâyülünde bulunduğu gibi, tefekkür ve tahassüste meydana gelen rûhî alışverişler de hep bu ilâhî kânun îcâbıdır. Ancak Zât-ı ilâhiyede zıtlıklar, âlemimizdeki gibi birbirlerini yok etme temâyülünde değil, berâber barınma istîdâd ve iktidârındadırlar. Bir bakıma Cenâb-ı Hakk'ın hiçbir sıfatının kendi zâtında bir zıddı yoktur. Yâni O, hayat sahibidir. Ancak hayatı, mahlûkât için zıddı olan ölümden münezzehtir. Vardır; varlığı, bunun zıddı olan yokluktan münezzehtir. İlim sahibidir; bunun zıddı olan cehilden münezzehtir. İhtiyaçları giderir; muhtaçlıktan münezzehtir, ilâ-âhir her sıfat-ı ilâhî böyledir.
Bu itibarla zıt sıfatların Allâh katındaki mutlak muhtevâlarına vukûf kudretimiz olmadığı ve biz, ancak müşâhede sahâmıza giren âlemden aldığımız intibâlarla düşünme iktidârında bulunduğumuz için, o keyfiyeti idrâk ve tahlîl etmek tâkatimizin üzerindedir. Bunu şöyle bir misâlle anlatabiliriz:
Bir elektrik kablosundan, alıcının istîdâdına göre, buzdolabında soğutma, bir sobada ise ısıtma gibi iki zıt netîce elde edebiliriz. Bunları, faraza aynı odada faâliyete geçirsek, ısıtma ve soğutma keyfiyetleri, belli ölçüde birbirlerinin tesirini yok ettiği hâlde, bu durum, onların menşei olan elektrik kablosunda ortaya çıkmaz. Buna göre Cenâb-ı Hak bütün varlıkları belli bir istîdâd ve iktidar ile techîz ettiğinden, onlar da esmâ tecellîsine bu çerçevede mâkes olmakta ve zıdların birbirleriyle mücâdelesi, fazladan aza doğru bir galebe ifâdesi taşımak üzere ebedî olarak devâm edip gitmektedir.
Demek ki âlemimizde zıtlar arasındaki mücâdele, aslında bir yok etme ameliyesinden ziyâde, galebe sağlamak maksadına mâtuftur. Çünkü, her zıt keyfiyet, bir veya birkaç esmâya dayandığı ve esmâ-yı ilâhiyye de ebedî olduğu için bu zıtlık, ortadan kaldırılamaz.
Bu düşüncenin tabiî bir neticesi şudur ki müminlerde, Allâh'ın "Hâdî" (hidâyet verici) sıfât-ı ilâhiyyesi galebe hâlinde tecellî etmişken, kâfirlerde de "Mudill" (dalâlete götürücü) sıfatı tecellî hâlindedir. O hâlde âlemimizde îmân-küfür zıtlığı da kıyâmete kadar devam edecektir. Bunlar arasındaki kavganın "galebe" vasfından ileri geçip, birinin diğerini tamâmen yok etme şeklinde netîcelenmesi mümkün değildir. Zîrâ bütün esmâ-yı ilâhiyyenin tecellîsi kesintisiz ve ebedîdir.
Bunun bir diğer netîcesi de şudur: Kâfirler ne kadar kuvvet ve kudret sâhibi olsalar da, îmânı yok edemezler. Aynı gerçek müminler için de geçerlidir. Beşerî bir faâliyet sahası olarak, îmân-küfür için temâs ettiğimiz bu gerçek, kâinattaki bütün zıtlıklar için de geçerlidir.

Diğer taraftan, bütün esmâ-yı ilâhiyyenin tecellî terkipleriyle vücûda gelen kâinât, böyle bir tecellîye mazhar olmak yönünden tek değildir. Aynı keyfiyet, insan ve Kur'ân hakkında da vâkîdir.
Kâinât, bu tecellîde fiilî bir âlem teşkîl ederken, Kur'ân, o kâinâtın bütün gerçeklerinin "kelâm" sûretinde ifâde edildiği bir hakîkatler manzûmesidir. İnsan ise bu oluşta aynen kâinât gibi, bütün esmâ-yı ilâhiyyenin tecellîlerine mazhar olmak yönünden kâinâtın özü, tohumu, zübdesi mevkiindedir. Bundan dolayıdır ki ona "âlem-i sağîr" yâni küçük âlem denilmiştir.
Esmâ-yı ilâhiyyedeki zıtlıkların, onların kâmil bir tecellî mekânı olan insanda da mevcûd olması asıldır. Buna göre, "Hâdî" sıfât-ı ilâhiyyesinin galebesi olan bir müminde, mutlakâ "Mudill" sıfat-ı ilâhiyyesinden de bir nebze mevcûddur. Böyle bir şahsın îmânı, buna âmil olan sıfâtın o şahısta galebesinin netîcesidir. Kâfirde ise bu durum aksinedir.
<<< Önceki Sayfa | Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>