
SIFÂT-I İLÂHİYYE VE TECELLİLERİ
..:: 2 ::..
Zîrâ kul, ulûhiyet ile irtibatını isimle sağlar. Bu gerçek, Allâh'ı tenzih için, O'nun adının vazgeçilmez bir unsur olduğunu ortaya koyar. Bu bakımdan kulun, O'na karşı yaptığı iyi veya kötü fiiller, ulûhiyetinin hakîkatine değil, ismine yönelir. Böylece hakîkati dâimâ münezzeh kalır.
Gerçekten de insan, eğer Cenâb-ı Hakk'ın has ismi olmasa, O'na karşı münâsebetlerini düzenlemekte zorluk çeker. Çünkü insan, varlığı isimde görüp isimle ifâde etmeye alışkındır. İnsan için isim, varlığın tescilidir. Bunun içindir ki, Cenâb-ı Hak, Âdem -aleyhisselâm-'ı yarattığı zaman ona bütün isimleri öğretmiş ve Hazret-i Âdem'in meleklere olan üstünlüğünü bununla ifâde buyurmuştur. Zîrâ bir varlığın adını bilmek, bir anlamda onun zâtî varlığını da tanımak demektir. Nitekim bizler, Cenâb-ı Hakk'ı, onun yüce isimleriyle bilmesek, O'nun hakkında ne bilebiliriz ki?
Yâni insan, Rabbinin husûsiyetlerini belirten isimlere dâimâ muhtaçtır. Her kul, yaşadığı çeşitli durumlarında, Rabbini, hâline uygun bir ismiyle çağırmak ister. Bu isimler olmasaydı, O'nunla olan irtibatı çok noksan kalırdı, belki de mümkün olmazdı. Denilebilir ki bu isimler, zât ve ulûhiyet karşısında kulun dilsizliğini bir dereceye kadar gideren ifâdeler, yâni beşer rûhunun çıkmazlarını açan anahtarlardır. Zîrâ Allâh'ın isimlerini sadece zikretmek bile îmânı beslemekte, ilâhî huzûru hissettirmekte, O'na olan aşk ve muhabbeti artırmakta, O'na karşı huşû sahibi kılmakta, O'nun katında olanlara rağbet ettirmekte, dünyadan ve onun fânî lezzet ve hazlarından vazgeçirip ebedî olana yönlendirmekte ve Hakk'a dönüş/vuslat arzusuyla tutuşturmaktadır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in, çeşitli durumlarda okunmasını tavsiye buyurduğu duâ ve zikirlerin, Allâh'ın isimleriyle dolu olması da, bu faydaları gösterir.
Çok güç şartlar içinde bulunan, ilâhî merhamete çok muhtaç olan bir mümin, Rabbinden yardım isterken bu hâlini ifâde edip özetleyecek bir tâbir arar: "Rahmân ve Rahîm" isimlerine sarılır. Günâhlarının ağırlığı altında ezilirken, gönül bağının koptuğunu hissederken Hakk'a yaklaşacak bir vesîle arar: "Gaffâr ve Settâr" isimlerine sığınır. Kâinatta veya kendi rûhunda tecellî eden ilâhî kudret ve azameti temâşâ ederken, kitaplarda ifâde edilemeyecek duygu ve mârifetini dile getirecek bir beyân arar: "Allâhu Ekber" diyerek, dalgalanan rûhu sükûnet bulur. Hâsılı kul, kendisinin muhtelif hâllerinde, Cenâb-ı Hakk'ın muhtelif sıfatlarının aracılığı ile rûhunun kilitlenmiş kapılarını açar ve hissettiği nice ihtilâç ve ihtiyaçları giderir.
Bunun içindir ki Cenâb-ı Hak, kendisini, hakîkate mutâbık olarak, fakat insanların anlayabileceği tarzda tanıtmıştır. Yâni O'nun, kendisini: Alîm, Hakîm, Kadîr, Gafûr vb. birtakım sıfatlar vasıtasıyla tanıtmasında ve insanın da O'nu böyle tanımasında, aslında insana âit şahsî bir sebep vardır. Zîrâ insan, bu vasıfların bir kısmını -son derece sınırlı da olsa- kendisinde bulur. Bu da, beşer idrâkinin îmân ve hidâyeti için lutfedilmiş bir ilâhî mevhibedir.
Bir bakıma Allâh'ın sıfat ve fiillerinin tecellîsi, "beşerî anlayışa yönelen ilâhî tenezzülât"tan ibârettir. Tecellî, tecellî edeni izhâr eder. Fakat bu izhâr, O'nu zâtında olduğu gibi değil, bizim idrâkimize tenezzülât hâlinde gerçekleşir. Bu gerçeğin ışığında Hazret-i Mevlânâ şöyle buyurur:
"Hakk'ın nûru ile bakan kişi, zerrede ebediyet, sonsuzluk güneşini görür, bir katrede bütün denizi seyreder."
İbrahim Gülşenî Hazretleri de, bu inceliği idrâk ile şu terennümde bulunur:
Nedir bu katrelerde bahr-ı ummân olduğun cânâ?
Nedir bu zerrelerde şems-i tâbân olduğun cânâ?
"Ey can, şu damlaların içinde bir ummân denizi oluşun nedir? Şu zerrelerin içinde parlak bir güneş oluşun nedir ey cân?"
Bu suâlin cevabı da Hazret-i Mevlânâ'nın şu sözlerinde gizlidir:
"Hikmetinden sual olunmayan Hakk'ın işini kim anlayabilir? O işin hakîkatine kim erişebilir? Bu söylediğim sözler, ancak anlatmak için söylenmiş zaruri sözlerdir."
"Aslında din işi, hayran olmak, şaşırıp kalmaktan başka bir şey değildir. Fakat bu hayranlık, tamamen akıl eremediği için hakîkat kıblesine sırt çevirmek değil, aksine dostun mest ve müstağrakı olarak hayrete düşmektir."
"Zîrâ uykuya varırsak, O'nun aşkıyla kendimizden geçmişiz, O'nun mesti olmuşuzdur. Uyanık bulunursak O'nun yazdığı destanda, nice sırlar yaşarız."
"Eğer ağlarsak, O'nun rızıklarla, bereketlerle dolu bulutuyuz; gülersek, O'nun parlak şimşeği oluruz."
"Kızar, hiddete kapılır, savaşa girersek, bu, O'nun kahrının aksi, celâlinin tecellîsi olur. Barışır, özür dilersek, bu da O'nun sevgisinin açığa çıkışıdır, görüntüsüdür."
"Bu girift âlemde biz kim oluyoruz? Biz birer gölge varlık, birer hiçten ibaretiz. Hiçbir harfle birleşmeyen, hiçbir nokta almayan elif gibiyiz. Bizden zuhûr eden her hareket, her hâl, O'nun esmâ ve ilâhî sıfatlarının tecellîsidir."
<<< Önceki Sayfa | Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>