ZÂT-I ULÛHİYYET
..:: 3 ::..
Hakîkatte Mutlak Varlık, hiçbir kayıtla kayıtlanamaz; O'nun kendisini vasıflandırması dışında hiçbir sıfatla tavsif edilemez. Hatta ona bizim sınırlı olan idrâkimiz ile "mutlak" dememiz bile onu kayıtlamaktır; fakat anlatabilmek için böyle söylemek gerekmektedir. Yoksa insanın hatırına her ne gelirse gelsin, Allâh, ondan başkadır.
Böyle bir sübhân olan Mutlak Varlık'ın sıfatlarını izhar etmesi ise, zâtının gereğidir. Tıpkı parlak bir kandilin ışıklarını yansıtması gibi... Bütün varlıklar, Mutlak Varlık'ın bilgisinde mücmel olarak sâbit olur ki, kâinât bu hakîkatin bir tezâhürüdür. Şehâdet âlemi dediğimiz bu âlemdeki varlıklar, izâfî olarak mevcuttur; kendi varlıkları bakımından hiçbiri var olamaz. Mutlak Varlık'ın sıfatlarının; eserlerinin, hükümlerinin, kudretinin, yaratıcılığının mazharları olmak itibariyle mevcut sayılırlar. Zât-ı ulûhiyyet, bütün varlıklarda yaratıcılığını, kudretini, hikmetini, tedbirini, tasarrufunu, sıfatlarını izhâr etmekle beraber varlık âlemi, hiçbir vakit zâtın zuhûru da değildir. Yâni varlık âlemi, zâtın değil sıfatlarının zuhûrudur.
Dolayısıyla zât, her şeyden mukaddes ve münezzehtir. Güneş olmazsa ışığı olamaz; fakat güneşin ışığı, güneşten ayrı bir varlığa sahip olmamakla beraber güneş değildir. Her şeyi O bilmek ve tanımak; kâinâtı, varlık âlemini ilâh kabul etmektir ki bu, "Bir"i "her" olarak düşünen maddeciliğe yol açar. Eflatun'un ortaya attığı panteizm denilen inanç, işte bu vahim ve yanlış saplantıdan kaynaklanmıştır. Bazıları Vahdet-i Vücûd'u da bu inanç sistemi içine çekmek istemiş ve o sistem içinde kabul etmişse de gerçek sûfîler, böyle bir sapık inancı dâimâ reddetmişlerdir. Çünkü her şeyi, O'nun varlığıyle var olmuş bilmekle beraber zâtı her şeyden tenzih, gerçek Vahdet-i Vücûd 1 inancıdır. Yâni kâinât, Hakk'ın sıfatlarının mazharlarıdır; fakat zâtı, kâinât değildir. Zîrâ yaratıcı, aslâ yaratılmış şeklinde zuhûr etmez. Bu kanâate sahip olmak, apaçık küfürdür. Çünkü Cenâb-ı Hak muhâlefetün li'l-havâdistir. Yâni eşi ve benzeri yoktur, yaratılmışların hiçbirine benzemez. Dolayısıyla O, her türlü antropomorfik (beşerî) sıfatlarla tavsiften münezzehtir. Bu hakîkatten uzaklaşarak yahûdîlerin Üzeyr -aleyhisselâm-'a, hristiyanların da Îsâ -aleyhisselâm-'a -hâşâ- Allâh'ın oğlu diyecek kadar ileri gittikleri mâlûmdur. İnsanoğlunun kendi hayâl iklîminde üretip sonra da inanmaya kalktığı bütün bu dalâlet tezâhürlerine ilâhî bir cevap olarak Allâh Teâlâ şöyle buyurur:
"Onlar (müşrikler ve münkirler) Allâh'ı hakkıyla tanıyıp bilemediler. Kıyamet günü bütün yeryüzü O'nun tasarrufundadır. Gökler O'nun kudret eliyle dürülmüş olacaktır. O, müşriklerin ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir." (ez-Zümer, 67)
Bu itibarla İslâm inancının temelini teşkîl eden kelime-i tevhîd, hakîkatte "lâ ilâhe" lafzı ile gönülden bütün yanlış inanç ve ilâh telâkkîlerini kaldırmak, yerine "illâllâh" ifâdesi ile en doğru, yâni Cenâb-ı Hakk'ın kabul buyurduğu müteâl bir Allâh anlayış ve inancını yerleştirmektir. Nitekim âyet-i kerîmelerde buyurulur:
"Allâh ki, O'ndan başka ilâh yoktur; O, dâimî diri ve her şeyin kendisiyle var olduğu bir kayyûmdur. Kendisine ne bir uyuklama ne de bir uyku gelir. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O'nundur..." (el-Bakara, 255)
"... O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir." (eş-Şûrâ, 11)
"(Ey Rasûlüm!) De ki: O Allâh birdir. Allâh sameddir. O, doğurmamış ve doğmamıştır. Onun hiçbir dengi yoktur." (el-İhlâs, 1-4)
Hâsılı bizim zât hususundaki idrâkimiz, ancak kendi âlemimizden alacağımız intibâ ve hikmetler çerçevesinde O'nu bilmek ve O'na teslîm olmaktır. Yâni kul, şu fânî âlemde ve fânî ölçüler içerisinde hangi hâl ve kabiliyete sahip olursa olsun zâtı idrâk hususunda âcizdir, âcizdir, âcizdir...
Kur'ân-ı Kerîm'de bildirildiği üzere Mûsâ -aleyhisselâm-, Tûr Dağı'nda Cenâb-ı Hak'la konuşunca, bundan büyük bir mânevî lezzet duydu. Tattığı ilâhî tecellî ile kendisinden geçti. Dünyâda mı, âhirette mi olduğunu unutarak âdetâ zaman ve mekânın dışına çıktı. Büyük bir aşk, vecd ve istiğrâk içinde Allâh'ın yüce zâtını görmeye gönlünde şiddetli bir arzu uyandı ve Cenâb-ı Hak'tan bunu taleb etti. Allâh Teâlâ da:
"Len terânî; Beni aslâ göremezsin!" buyurdu ve ona, dağa nazar etmesini, şâyet onu yerinde görebilirse, kendisini de müşâhede edebileceğini bildirdi. Rivâyetlere göre sayısız hicâbların arkasından Cenâb-ı Hak'tan bir nûr tecellîsi dağa aksetti. Dağ infilâk etti. Bu dehşetten Mûsâ -aleyhisselâm- bayıldı. Ayıldığında, haddi aştığı için Cenâb-ı Hakk'ı tesbîh ederek istiğfâr etti.2
İşte bu Kur'ânî hakîkat de, Zât-ı İlâhî'yi idrâkte beşerin mutlak bir acziyete mahkûm olduğunun açık bir delilidir.
______________________
1.Vahdet-i Vücûd, Muhyiddîn ibn-i Arabî Hazretleri tarafından sistemleştirilmiş tasavvufî bir telakkîdir. Bu hususta "Vahdet-i Şühûd" denilen diğer bir telâkkî daha vardır ki, bu da "Müceddid-i Elf-i Sânî" / "ikinci binin yenileyicisi" ünvanını almış olan İmâm-ı Rabbânî Hazretleri'ne âittir. Bu iki görüş, aslında aynı şeyi farklı pencerelerden îzâhtan başka bir şey değildir. Yâni her ikisi de, Cenâb-ı Hakk'ın "Vücûd" sıfatının mâhiyeti ile görebildiğimiz âlemdeki vücud/varlık arasındaki farkı, kavrayış ve açıklayıştır. Bir farkla ki Vahdet-i Vücûd, tevhîdi hissetmek; Vahdet-i Şühûd ise tevhîdin tecellîlerini müşâhede etmektir. Esâsen bunlar birer hâl olup akılla yapılan felsefî yorumlarla karıştırılmamalıdır.
2.Bkz. A'râf Sûresi, 143. âyet-i kerîme.
<<< Önceki Sayfa | Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>