
ZÂT-I ULÛHİYYET
..:: 1 ::..
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in:
"Allâh'ın yarattıkları üzerinde tefekkür edin, Zâtı üzerinde düşünmeyin. Zîrâ siz O'nun kadrini (O'na lâyık bir sûrette) aslâ takdîr edemezsiniz..." (Deylemî, Müsned, II, 56; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, I, 81) beyânı, Cenâb-ı Hakk'ın Zâtî mâhiyetini kavramanın mümkün olmadığını ifâde eder.
Zâten beşer idrâkini îmân ve irfân iklîmine götürüp hidâyet nûruna vâsıl edecek olan Allâh hakkındaki bilgiler de, Zât'ının mâhiyetine dâir değil, sıfatlarına dâirdir. Zîrâ Allâh Teâlâ, zaman ve mekândan münezzehtir. İnsan idrâki ise, zaman ve mekânla şartlandığından onun mantığı, ancak maddî âlemden aldığı intibâlarla faâliyet gösterir. Bir şeyi kavrayabilmek için o şeyin görülebilen âlemde bir benzerinin ve bunun da zihinde bir intibâının olması lâzımdır. Allâh ise, yarattıklarına benzememe sıfatı ile muttasıftır (muhâlefetün li'l-havâdis). Bu, sonradan meydana gelmiş olan hiçbir şeye benzememeyi, onlardan mutlak bir sûrette farklı, üstün ve mükemmel olmayı ifâde eder. Bu mantıkî gerçek, kâinâta hâkim olan nizâmın mükemmelliğini idrâk etmenin bir netîcesidir. Böyle bir âlemi yaratmak kudretindeki ilk sebep, yâni Hâlık Teâlâ Hazretleri, -hâşâ- eseriyle aslâ mukâyese edilemez. O, bütün yaratılmışların üzerinde bir kemâl, azamet ve kudret sâhibidir. Böyle olması lâzım geldiği de, aklî ve mantıkî bir zarûrettir. Bu itibarla eşi ve benzeri bulunmayan Allâh'ın zâtî mâhiyeti hakkında fikir yürütmek, beşer için ne mümkün ve ne de doğrudur.
Yâni Allâh Teâlâ hakkında bizim mükellefiyetimiz, sıfatlardan yola çıkarak Zât'ın var olduğunu idrâk ve kabul etmektir. Onun için Cenâb-ı Hakk'ın Kur'ân-ı Kerîm'de bizlere kendisi hakkında takdîm eylediği misâl ve îzâhlar da bu mâhiyete göredir. Âyet-i kerîmede buyurulur:
"Allâh göklerin ve yerin Nûr'udur. O'nun nûrunun misâli, içinde çerağ (yanan ışık) bulunan bir kandil yuvasına benzer. O çerağ, cam bir fânus içindedir. Cam fânus ise, sanki inci gibi parıldayan bir yıldızdır. (O çerağın) yakıtı, ne doğuda ne de batıda eşine rastlanmayan mübârek (bereketli, bitip tükenmeyen) bir zeytin ağacından alınmaktadır. Ve o ağacın yağı, (öyle arı-duru ve öyle parlaktır ki) neredeyse ateş değmese bile, ışık verecek. Nûr üstüne nûr! Allâh dilediğini nûruna kavuşturur. Allâh insanlara (anlayıp idrâk edebilsinler diye işte böyle) misâller veriyor. O, her şeyi bilir." (en-Nûr, 35)
Dikkat edilirse âyet-i kerîmedeki temsille beşer idrâki, önce kavrayabileceği intibâlarla yoğruluyor, sonra da hayâl ve idrâk ötesi bir hakîkat ile o intibâlardan tecrid edilerek en öz ifadeyle "nûr üzerine nûr" deniliyor. Yâni O'nun nûru, temsilden zannedileceği gibi sınırlı birkaç çeşit nûr değil, birisi veya tamamı da değil, sınırsız olarak her nûrun üzerinde, sınırlanması ve bilinmesi mümkün olmayan bir nûrdur. Fakat herkes hak delili göremez, Hakk'ın âyetlerini bilemez ve Hakk'ın isteğine eremez. Çünkü görüleni idrâk etmek, nûra bağlı olduğu kadar, görecek gözün var olmasına da bağlıdır. Çünkü gözle görülmeye müsâit olan her şey, nûrun bereketiyle gözü olan herkese âşikâr olurken âmâlara aslâ gözükmez. O hâlde varlık ve hakîkati gösteren nûr kadar gören bir rûh da, müşâhede için vazgeçilmez bir rükün gibidir. Çünkü ancak gören ruh, idrâk edici ve anlayıcıdır.
Diğer taraftan Cenâb-ı Hakk'ın, âyet-i kerîmede kendisini "Nûr" ile tavsif etmesi ve "Allâh, göklerin ve yerin nûrudur." buyurması, bütün âlemi yaratan, şu engin kâinâtı gösteren, gizli-açık sayısız hakîkatleri bildiren, gözleri ve gönülleri şenlendiren varlığın ancak kendisi olduğunun bir ifâdesidir. Zîrâ Cenâb-ı Hakk'ın o yüce nûru olmasaydı, hiçbir şey bilinmez, bulunmaz; hiçbir hakîkat sezilmez ve hiçbir neşe gönle dolmazdı.
Bu meyânda varlıkların tezâhür ve müşâhedesinin yegâne müessiri olan bütün nûrlar, o yüce nûrun bir tecellîsinden ibârettir. Dolayısıyla göklerdeki nûrların derecelerine, dünya âleminde de bir misâl vardır. Meselâ güneşin ışınları aya vurup oradan yeryüzünde bir evin içine girerek duvardaki bir aynaya düşse, sonra bundan diğer duvardaki bir aynaya aksetse, sonra ondan su dolu bir tasa düşse, daha sonra bundan evin tavanına yansısa, bunların en güçlüsü, ilk kaynak olan güneşteki, ikinci olarak aydaki, üçüncü olarak birinci aynadaki, dördüncü olarak ikinci aynadaki, beşinci olarak sudaki, altıncı olarak da tavandaki nûrdur. Ve hepsinde ilk çıkış noktasına yakın olan, uzak olandan daha güçlüdür. Göklerdeki diğer nûrların derecelenmesi de aynen bunun gibidir. Yâni istifâde edilen nûr, istifâde edenden daha kuvvetlidir. Ve bütün bu nûrlar, artarak ve güçlenerek en büyük ve sonsuz nûrda nihâyete erer ki, bu da Allâh Teâlâ'nın nûrudur.
Yâni her şeyin ortaya çıkışı ve bilinmesi, ancak göklerin ve yerin nûrlandırıcısı olan Allâh Teâlâ'nın açığa çıkarması ve bildirmesiyledir. Zîrâ O'nun nûru olmadan varlığın ortaya çıkması ve görünmesi mümkün değildir. Ancak, gündüz ışığında baharın yeşilliğine bakan insan, gözüne görünen türlü türlü renkler karşısında:
"- Yeşillikten başka bir şey görmedim!" diyerek bahar ve yeşilliğe dalar da gerçekte onları görmesini sağlayan ışığı farketmez. Hâlbuki gördüğü bütün renkleri ışık sâyesinde idrâk etmiştir. Bu durumda ışık, aslında âşikâr oluşunun şiddetinden dolayı gizli kalmıştır.
Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>