İmandan İhsana Tasavvuf

 

 

 



   

HİLM VE ŞEFKAT ÜSLÛBU

..:: 3 ::.. 

    "Allâh'ın: "Ey Mûsâ! Firavun'a karşı yumuşak söz söyle, ona yumuşaklık göster!" sözünü iyi anla!"
   "Zîrâ kaynayan yağa su dökersen ocağı da harap edersin, tencereyi de..."
   CenâbHakk'ın, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in şahsında bütün ümmete ifâde buyurduğu şu âyet-i kerîme de bu hakîkati beyân eder:

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِّنَ اللّهِ لِنتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنفَضُّواْ مِنْ حَوْلِكَ

فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ

   "(Ey Rasûlüm!) O vakit Allâh'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şâyet sen kaba ve katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu hâlde onları affet; bağışlanmaları için duâ et..." (Âl-i İmrân, 159)
   Bu üslûp, sırf günahkâr ve kâfirler için değil, belki en zirve noktalarda İslâm'ı yaşamakta olan insanlarda bile beşeriyet îcâbı görülebilecek birtakım zaaf ve kusurlara karşı da lüzûmludur. Zîrâ kusûru düzeltmeye çalışırken muhâtabı ezip onu rencide edecek sert ve kaba bir üslûp, maksadın hilâfına ve belki de tam zıt istikâmette netîcelere sebep olabilir. Çünkü böyle bir üslûpla yapılan îkâzlarda insanlar, bazen ana-babalarına karşı bile tahammülsüz olabilmektedirler ki, başkalarına tahammüllü olmaları elbette daha zordur. Böyle durumlarda söylenen doğrular da gönüllere tırtıklı bir bıçak tesiri yapmakta; fayda ve câzibesini kaybetmektedir. Hazret-i Mevlânâ buyurur:
   "Bir kabahatin dolayısıyla seni azarladığı zaman baban bile senin gözünde bir canavar gibi saldırıcı ve ısırıcı görünür..."
   "Bu hâl, onun azar ve cefâsından kaynaklanan derdin bir tesiridir. Yâni babanın îkâzı, senin iyiliğin için olduğu hâlde, ettiği azar ve cefâ, onun gönlündeki merhamet ve acıyışı sana canavar gibi göstermektedir..."
   İşte insandaki bu psikoloji unutulmamalı ve ne kadar günâha batmış olursa olsun onun kıymetli bir varlık olduğu idrâki ile hareket edilmelidir. Bunun içindir ki hadîs-i şerîfte Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
   "İnsana günah olarak müslüman kardeşini küçük görmesi yeter." (Müslim, Birr, 32) buyurmuşlardır.
   Bu hadîs-i şerîfin hikmetini kavramış bulunan Bezmiâlem Vâlide Sultan'ın, hizmetçilerin şahsiyetlerinin ezilmemesi için onların kırdığı eşyaları tazmin etmek üzere Şam'da bir vakıf kurması, bizlere engin bir gönül ufku göstermektedir.
   Bu şuurda bir mümin, tebliğ ve irşadda üslûp olarak "muâhezeyi kendisine, müsâmahayı gayriye" yöneltmelidir. Zîrâ Allâh Teâlâ buyurur:
   "... Birbirinizin suçunu araştırmayın; kimse kimseyi çekiştirmesin (dedikodu yapmasın); hanginiz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır? Ondan tiksindiniz (değil mi?)..." (el-Hucurat, 12)
   Bu ilâhî tâlimatlar istikâmetinde yaşayabilen ideal insanlar, hiçbir zaman dünyâyı ukbâ cephesinden ayrı mütâlaa etmeyen büyük ahlâk ve fazîlet kahramanları olmuşlardır. Böyle mânâ sultanlarının izinde yürüyerek târihe yön vermiş dünyâ sultanlarından biri olan Osmân Gâzî'nin mânevî hâmîsi Şeyh Edebali Hazretleri tarafından ona ve onun şahsında gelecek olan bütün devlet adamlarına ve hattâ âileden başlamak üzere en alt kademeden en üst kademedeki her bir idareciye yapılan şu tavsiyeler, ne kadar derin ve mânâlıdır:
   "Ey oğul! Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül almak sana... Suçlamak bize; katlanmak sana... Âcizlik, yanılgı bize; hoş görmek sana... Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adâlet sana... Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana..."
   "Ey oğul! Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana... Tembellik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana..."
   Bu eşsiz nasîhatler, şahsına karşı bir kusurda bulunsalar bile insanları, Allâh için affedebilip, Allâh'ın kullarına, ne olursa olsun şefkat, merhamet ve muhabbetle bakabilme tarzındaki gönül zenginliğinin ve ulvî fazîletin kâbına varılmaz bir tezâhürüdür.
   Nitekim Rasûlullâh Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir topluluktaki suçlu şahsı bilse bile onu rencide etmemek için -âdetâ- belirsiz hâle getirir ve o kusurdan bütün topluluğu sakındırırlardı. Bazen de muhâtaplarının hatâsını onlara yakıştıramadığını hissettirmek maksadıyla:
   "- Bana ne oluyor ki sizi böyle görüyorum." (Buhârî, Menâkıb, 25; Müslim, Salât, 119) buyurarak, kendilerine âdetâ galat-ı ru'yet (yanlış görme) izâfe ederlerdi.
   İşte bu, kusurluyu utandırmamak ve onu küçük düşürmemek üslûbudur ki, tasavvufu doğru anlayıp yaşamakta olanların müşterek bir vasfıdır. Çünkü Allâh yolu, gönül yıkmak değil, gönül yapmaktan geçer. Yûnus Emre ne güzel söylemiş:
      Gönül Çalab'ın tahtı,
      Çalap gönüle baktı.
      İki cihan bedbahtı,
      Kim gönül yıkar ise!
   Gerçekten, kusurlarından dolayı kınanarak dışlanan ve hor görülen birçok kimse, ancak bu üslûb ve anlayışın bereketiyle tekrar rahmet iklîmine dâhil olabilmiştir.

 


<<< Önceki Sayfa | Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>

 

Ana Sayfa | Tasavvufun Mahiyeti | Tasavvufî Terbiye | Marifetullah ve İlahi Mevhibeler
Tasavvufî Bazı Meseleler | Hak Dostlarından Nasihatler | Tasavvufî kıssalar ve ibretler
E-mail: info@imandanihsanatasavvuf.com
Bu sitede yayınlanan yazılar, Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendinin kitap ve makalelerinden derlenmiştir.
© 2004-2007 - Her hakkı mahfuzdur.