İmandan İhsana Tasavvuf

 

 

 



  

HİLM VE ŞEFKAT ÜSLÛBU

..:: 2 ::.. 

      Merhûm Ramazanoğlu Mahmûd Sâmî -kuddise sirruh- Hazretleri'nin bir talebesi, geçirdiği buhran dolayısıyla zaafa uğrar ve sarhoş bir vaziyette kapısına gelir. Kapıyı açan kişi:
   "- Bu ne hâl! Hangi kapıya geldiğinin farkında mısın?" diye azarlayınca bitkin ve bîçâre adamcağız:
   "- Beni merhametle kucaklayacak başka bir kapı mı var ki!.." diyerek çaresizliğini dile getirir.
   Olup biteni içeriden işiten Sâmi Efendi, hemen kapıya gelir ve o gönlü zedelenmiş talebesini içeriye buyur ederek, can sarayına alır. Onun vîrâne olmuş gönlünü merhamet, şefkat ve muhabbetle ihyâ eder. Bu gönül inceliği üslûbu ile irşâda mazhar olan o şahıs da, bütün menfî hâllerinden kurtularak zamanla sâlihler zümresine dâhil olur.
   Allâh dostlarında müşâhede edilen "Hâlık'ın nazarıyla mahlûkâta şefkatle bakabilme" ahlâk-ı hamîdesi, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in şu cihânşümûl hadîs-i şerîfinde ne güzel ifâde edilmektedir:
   "Nefsim kudret elinde bulunan Allâh'a yemîn ederim ki, birbirinize merhamet etmediğiniz sürece cennete giremezsiniz."
   Ashâb-ı kirâm:
   "- Yâ Rasûlallâh! Hepimiz merhametliyiz." dediklerinde, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
   "- (Benim kastettiğim) merhamet, sizin anladığınız şekilde yalnızca birbirinize olan merhamet değildir. Bilakis bütün mahlûkâta şâmil olan merhamettir, (evet) bütün mahlûkâta şâmil merhamet!.." (Hâkim, Müstedrek, IV, 185) buyurmuştur.
   İnsan, asıl gâyesinden ne kadar uzak kalırsa kalsın "insan" olmak haysiyetiyle yine de yüce bir şeref sâhibidir. Onun öz cevherindeki yüceliklerden habersiz olarak günah bataklığına saplanması, tıpkı Kâbe-i Muazzama'nın duvarındaki Hacerü'l-Esved'in, oradan yere düşüp kir pas içinde kalması gibidir. Bu hâle lâkayd kalarak feverân etmeyecek hiçbir mümin vicdânı tasavvur olunamaz. Bu hâlde bile müminler Hacerü'l-Esved'e hürmetten vazgeçmezler. Onu derhal tozu toprağıyla kapar, gözyaşları içinde temizleyerek eski yüce ihtiram mevkiine koymak için birbirleriyle yarışırlar. Onun cennetten çıkmış bulunduğunu ve özündeki yüce değeri düşünürler. Hâlbuki insan da Hacerü'l-Esved gibi cennetten çıkmadır. İşlediği günahlar sebebiyle ne kadar düşerse düşsün, onun özündeki değer bâkîdir.
   Diğer taraftan hiçbir liyâkatli doktor, hastasına, "niye hasta oldun" diye kızmaz. Hastalık, kişinin kusuru sebebiyle ortaya çıkmış olsa bile bunu, hastanın fiil veya düşüncesinden kaynaklanan acziyetinin doğurduğu bir netice olarak yorumlar. Böylece hastaya, hasta olmasına sebep olacak hususlar dolayısıyla kızmak yerine, onun çektiği ızdırap ve elemi göz önünde bulundurarak vakit geçirmeden büyük bir merhamet ve şefkatle tedâvîsine yönelir. Kendini bu tedâviyle mükellef görür. İşte mutasavvıf da, cemiyet içinde hastahâne koğuşlarını gezen bir doktorun bu hissiyâtıyla yaşar. Davranışlara hâkim kılınan bu hissiyât da, yoldan çıkmışlar için âdetâ bir can kurtaran simididir.
   Böyle bir can simidi uzatmak ve dînen günahkâr olan bir insanı, içine düşmüş olduğu günah bataklığından kurtarmak, pek ulvî bir saâdet vesîlesidir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in, Hayber fethi esnasında harp meydanında Hazret-i Ali'ye yaptığı şu tenbih câlib-i dikkattir:
   "- Yâ Alî! Bir kimsenin senin vâsıtanla hidâyete ermesi, senin için en kıymetli dünyâ nîmeti olan kızıl develere sâhip olmaktan daha hayırlıdır." (Buhârî, Cihâd, 143)
   Bu hakîkat bir âyet-i kerîmede de şöyle ifâde olunmaktadır:

وَمَنْ أَحْيَاهَا فَكَأَنَّمَا أَحْيَا النَّاسَ جَمِيعًا

   "... Kim onu (bir insanı) ihyâ ederse, bütün insanları ihyâ etmiş gibi olur..." (el-Mâide, 32)
   Bu, bir îmân meselesidir. Şüphesiz insanî duygu ve düşüncelerin hatâ bakımından en ağırı küfürdür. Bundan bile kurtulabilme şansı, yumuşak bir üslûp ile daha fazla mümkün olduğundandır ki Cenâb-ı Hak, Mûsâ -aleyhisselâm-'ı Firavun'a îmân telkîni için gönderdiğinde, ona "kavl-i leyyin" yâni yumuşak sözle hitap etmesini emir buyurmuştur. Zîrâ hidâyete davet edenin bundaki muvaffakıyeti, yukarıda ifâde buyurulduğu üzere kazançların en büyüğüne köprü olan bir amel-i sâlihtir. Allâh Teâlâ, Firavun'un küfürdeki şiddetinden -hâşâ- gâfil değildi. Dolayısıyla muhatap, küfürde Firavun derecesinde şiddetli olsa bile bizim telkîn üslûbumuz, asıp kesmek, tehdit savurmak gibi his taşkınlıkları sûretinde değil, yumuşak söz söylemenin vakarlı istikametine yönelten ilâhî tâlimat çerçevesinde olmalıdır. Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:




<<< Önceki Sayfa | Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>

 

Ana Sayfa | Tasavvufun Mahiyeti | Tasavvufî Terbiye | Marifetullah ve İlahi Mevhibeler
Tasavvufî Bazı Meseleler | Hak Dostlarından Nasihatler | Tasavvufî kıssalar ve ibretler
E-mail: info@imandanihsanatasavvuf.com
Bu sitede yayınlanan yazılar, Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendinin kitap ve makalelerinden derlenmiştir.
© 2004-2007 - Her hakkı mahfuzdur.