İmandan İhsana Tasavvuf

 

 

 



HİLM VE ŞEFKAT ÜSLÛBU

..:: 1 ::.. 

      İnsana mutasavvıfâne bir gözle bakmak, onun günahlarla kirlenmiş durumundan ziyâde aslına îtibar ve iltifât etmeyi gerektirir. Tasavvufî üslûbun -günâhı değil- günahkârı hoş görüp merhametle kucaklamasının derin bir hikmeti de işte budur. Gerçek bir mutasavvıf, günahkâr insanı, kanadı kırık bir kuş gibi şefkat ve alâkaya muhtaç bir varlık olarak telâkkî eder. Onun buhranlı rûhunu teskîn etmenin, yeniden sıhhat ve huzûra kavuşturmanın endişesini sînesinde hisseder. Çünkü Hâlık için mahlûka gösterilecek şefkat ve müsâmaha, müminleri kemâle ve fazîlete erdiren en kuvvetli bir müessirdir.
   Anlatıldığına göre, ashâb-ı kirâmdan Ebu'd-Derdâ Hazretleri Şam'da kadılık yapıyordu. Birgün halkın bir günahkâra sövüp saydıklarını işitti ve onlara:
   "- Siz kuyuya düşmüş bir adam görseniz ne yaparsınız?" diye sordu.
   Oradakiler:
   "- İp sarkıtıp çıkarmaya çalışırız." deyince Ebu'd-Derdâ Hazretleri bu defa:
   "- Öyleyse günah kuyusuna düşmüş bu adama da niçin bir ip sarkıtıp onu kurtarmayı düşünmüyorsunuz?" diye sordu.
   Şaşırdılar:
   "- Sen bu günahkâra düşmanlık duymaz mısın?" dediler.
   Ebu'd-Derdâ Hazretleri de şu hikmetli cevabı verdi:
   "- Ben, onun kendisine ve şahsiyetine değil, günahına düşmanım."
   Bu misâlde Ebu'd-Derdâ Hazretleri'nin mümin gönüllere yerleştirmek istediği pek derin hikmetler vardır. Bu hikmetler, Cenâb-ı Hakk'ın emir ve rızası ile Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in yüce ahlâkından ümmete yansıyan ulvî pırıltılardır ki bunlar, İslâm tarihinde hep birer olgunluk düstûru olarak hidâyet sürûr ve nûruna vesîle telakkî olunmuş ve amel-i sâlih toprağında kökleşerek bir üslûp hâline gelmiştir.
   Bu üslûp, günahkârı, günahı içinde boğmayıp, onu müsâmaha, af, merhamet ve muhabbet ikliminde, tevbe deryasında arındırma gayretidir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Cehil gibi müşriklerin en azgınına dahî böyle bir incelikle yaklaşmış ve muhatabının günah çukurlarını çomaklayıp rezâletleriyle uğraşmamış, sadece ve sadece îmânın kurtuluş ve saâdet deryasında tertemiz olmaya çağırmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın îmân ve tevbeye sarılan kimsenin evvelki günahlarını silmesi, hiç işlememiş gibi muâmele buyurması, hattâ samîmiyet ölçüsünde o günahların hepsini sevap defterine aktarması, bu hususta bize yol gösteren büyük bir hikmet meş'alesidir. Âyet-i kerîmede buyurulur:
   "Ancak (yaptığı kötülüklerden) vazgeçip îmân ederek sâlih ameller işleyenler var ya, işte Allâh onların kötülüklerini iyiliklere (günahlarını sevaplara) çevirir. Allâh çok bağışlayıcı, engin merhamet sahibidir." (el-Furkân, 70)
   Bu yüce merhametten nasip alamayanlar, hem kendilerinin hem de insanlığın düşmanıdırlar. Böylesi merhamet ve şefkat bilmeyen gâfiller, ebedî nasiplerinin yollarını tıkayan zavallılardır. Ancak merhamet kaynağına ulaşan Mevlânâlar ve Yûnuslar gibi Hak dostları ise, insanların da dostları olarak herkes tarafından, hatta kurdu ve kuşuyla bütün bir kâinât tarafından sevilen nûr yüzlü mütebessim birer cennet gülleridir. Onlar dikenlerin üzerinde dahî âleme güzellik dağıtır ve yaralı gönülleri tedavi ederler. İşte önemli olan budur; gül tabiatlı olabilmek, yâni bu dünyâ bahçesinde dikenleri görüp onlardan incinerek dikenleşmek değil, araya kış gibi çileler de girse, onları bahar iklîmleriyle kucaklayarak bütün âleme bir gül olabilmek... Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:
   "Ay geceden ürkmediği, karanlıklardan kaçmadığı içindir ki nûrlandı, ışık saçmaya başladı. Gül de o güzel kokuyu diken ile hoş geçindiği için kazandı."
   "Bu hakikati gülden de işit. Bak o ne diyor: Dikenle beraber bulunduğum için neden gama düşeyim, neden kendimi kedere salayım? Ben ki gülmeyi, o kötü huylu dikenin beraberliğine katlandığım için elde ettim. Onun vesîlesiyle âleme güzellikler ve hoş kokular dağıtma imkânına kavuştum..."
   Eşrefoğlu Rûmî Hazretleri, bu hâle erişebilmek için zarûrî olan üslûbu bir beytinde şöyle hülâsa eder:
      Ol dost için ağuları,
      Şeker gibi yutmak gerek!..

   Ashâbdan biri, ceza vere vere artık bıktıkları bir içki mübtelâsı hakkında lânet etmişti. Bunu işiten Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
   "Ona lânet etmeyin. Allâh'a yeminle söylüyorum, bu adam hakkında bildiğim bir şey varsa, o da, onun Allâh ve Rasûlü'nü seviyor olmasıdır." (Buhârî, Hudûd, 5)



Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>

 

Ana Sayfa | Tasavvufun Mahiyeti | Tasavvufî Terbiye | Marifetullah ve İlahi Mevhibeler
Tasavvufî Bazı Meseleler | Hak Dostlarından Nasihatler | Tasavvufî kıssalar ve ibretler
E-mail: info@imandanihsanatasavvuf.com
Bu sitede yayınlanan yazılar, Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendinin kitap ve makalelerinden derlenmiştir.
© 2004-2007 - Her hakkı mahfuzdur.