HİDÂYET VE RAHMET ÜSLÛBU
..:: 3::..
Hazret-i Hamza'yı Uhud'da şehîd eden Vahşî, artık Hazret-i Vahşî -radıyallâhu anh- idi. Ve bu hidâyet ve mağfiretin mânevî hazzı içinde, kendisini affettirebilmek ümîdiyle, Hazret-i Hamza'ya diyet olarak, peygamberlik iddiâsında bulunan Müseylemetü'l-Kezzâb'ı bütün tehlikeleri göze alıp katletti ve böylece bir fitneye son verdi.
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in yanındaki sahâbîler:
"- Yâ Rasûlallâh! Bu af ve merhamet sâdece Vahşî'ye mi mahsustur, yoksa bütün müslümanlara mı?" diye suâl ettiklerinde Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
"- Bütün müslümanlar içindir."1 buyurdular.
Tevbe-i nasûha yönelen gönüller, bu rivâyette de görüldüğü gibi gerçek ve kâmil mânâdaki merhamet ve muhabbetin en tesirli nağmelerini Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'den duymuştur. Ezcümle bütün insanlık âlemi, tesellî, şifâ ve ferahlık veren terennümleri, O'nun mübârek dudaklarından işitmiştir. Uçsuz bucaksız af ve kerem denizini ve onun ümit sâhilini yine "Varlık Nûru"nun keremiyle görmüştür. Bütün günahlara rağmen "Ey benim kullarım!" şeklindeki müşfikâne ilâhî hitâba da yine o Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in yüzü suyu hürmetine nâil olmuştur.
Bu bakımdan, Allâh'ın rahmet ve merhametini ön plana çıkararak ümit verici bir üslûp ile telkînde bulunmak, zamanımızda -menfî materyalist tesirlerle- batıdakine benzer bir mânevî buhrân içinde kalan cemiyetimiz için de fevkalâde ehemmiyetlidir. İnsanları akıl kavgalarına sürüklemek değil, hissen kazanmak, daha gerçekçi bir yoldur. Zîrâ birçokları, aklen yanlış bir şekilde şartlandırılmış olabilirler. Onun için "cedel ve münâkaşa" ile iknâ edilip kazanılmaları çoğunlukla imkân dâhilinde olmaz. Çünkü menfî şartlanmalar, aklî delilleri kabule mânî olur. Kalblerin hakîkatle ülfet edebilmesi için, evvelâ müsâmaha ile yaklaşılıp içlerdeki yüce temâyüllerin yeşermesine çalışmak, daha çok tesirli olacak bir metoddur.

Hatâ, isyân ve günahlara batmış bir insanı, tenkit etmeden, ayıplamadan ve dînî emirleri yerine getirmesini istemeden evvel, onun kalbini kazanmaya öncelik verilmelidir. Bunun için şahsî yakınlık ve telkînin tesir zemînini oluşturacak muhabbetli bir alâka tesisine çalışılmalıdır. Muhâtabın kalbi böylece hazır bir hâle getirildikten sonra hatâlar yavaş yavaş düzeltilebilir. Ayrıca, maddî ve mânevî ikrâm ve iltifatların, muhatapta uyandıracağı rûhî alâkanın bereketli semeresini göz önünde bulundurmak gerekir. Bu hususta Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in günah dumanlarıyla boğulmuş gönüllere semâvî bir pencere açıp da, taze nefesler sunucu bir ikrâm sadedinde buyurduğu:
"Şefaatim özellikle ümmetimden büyük günah işlemiş olanlar içindir." (Ebû Dâvud, Sünnet, 20) beyânındaki inceliği kavramak lâzımdır.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in günahkârlara karşı bu tavır ve ifâdesini Hazret-i Mevlânâ ne güzel îzâh eder:
"İlaç, iyileştirmek için, hasta ve yaralı kimseler arar. Nerede bir dert varsa, devâ oraya gider. Nerede alçak ve çukur yer varsa, su oraya akar."
"Sana rahmet ve merhamet suyu gerekliyse, sen de böyle yap!"
Ancak, ilâç ve merhemin tesiri için, öncelikle yaranın mikroplardan arındırılması îcap eder. Bu da, hasta gönüllerin günah mikrobundan temizlenmesi, yâni tevbe suyuyla yıkanması demektir. İlaç, yâni şefâat, bundan sonra gerçekleşir.
Nitekim diğer bir hadîs-i şerîfteki:
"Günahlarına (nedâmetle) tevbe eden, hiç günah işlememiş gibi olur!" (İbn-i Mâce, Zühd, 30) beyânı, bir taraftan müjde, diğer taraftan da bu müjdenin şartını ifâde edici bir mâhiyette bir merhamet tezâhürüdür.
Bu ölçü çerçevesinde hidâyet ve rahmet üslûbundaki ulvî inceliğe bütün peygamberler riâyet ettiği gibi, onların izinden giden evliyâullâh da hassasiyetle riâyet etmiştir. Buna binâen îmânın ilk meyvesi merhamet olarak telakkî edilmiş ve kulluk, kısaca şu iki ölçü çerçevesinde târif buyurulmuştur:
- "Ta'zîm li-emrillâh", yâni Allâh'ın emirlerini ihtiram ile yerine getirmek.
- "Şefkat li-halkillâh", yâni Yaratan'dan ötürü yaratılanlara şefkat ve merhamet göstermek.
Allâh dostlarından Fudayl bin Iyâz'ın hâli, bu ölçülerle yaşayan mümin gönlüne ne güzel bir misâldir:
Kendisini ağlarken gördüler:
"- Niçin ağlıyorsun?" dediler.
O da:
"- Bana zulmeden bir zavallı müslümana üzüldüğümden ağlıyorum! Bütün kederim, onun kıyamette rezil olmasındandır..." buyurdu.
Bu kâmil insanları, böylesi bir rahmet ve merhamete sevkeden hususu îzâh sadedinde Hazret-i Mevlânâ şöyle buyurur:
___________________________
1.Bkz. Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, X, 214-215
<<< Önceki Sayfa | Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>