İmandan İhsana Tasavvuf

 

 

 



  

HİDÂYET VE RAHMET ÜSLÛBU

..:: 2::.. 

     Bu büyük şahsiyetler gönül yapmaya geldiklerinden, insanlara hep gönül penceresinden bakmışlar, etraflarına dâimâ muhabbet ve şefkat tevziinde bulunarak nicelerinin hidâyetine vesîle olmuşlardır. Eğer onlar, bu güzel ve firasetli davranışların aksine hareket etselerdi, neticede, arada uçurum bulunan insanlarla irtibât tamamen kopar ve nihâyet bu gibi kimselere Hakk'ı tebliğ etme imkânı zâyî olurdu. Bu da, ilâhî murada ters düşerdi. Zîrâ Cenâb-ı Hak, kullarının, içine düştüğü bataklıktan kurtulmasını istemektedir. Bunun için insanlık tarihi boyunca, binlerce peygamber göndermiş ve en güzel üslûpla gönülleri tezkiye etmelerini onlara emir buyurmuştur. Yine aynı gâyeye mâtuf olarak insanlara lutfedilen ehlullâh da, onların mânevî terbiyesinde bu nebevî üslûbu devâm ettirmişlerdir.
   Şefkat ve merhametin yegâne kaynağı olan Yüce Rabbimiz, kullarının Hak dîne dâvette takip etmeleri gereken tesirli üslûbu şöyle beyân etmektedir:
   "(Ey Rasûlüm! İnsanları) Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve (lüzûmu hâlinde) onlarla en güzel bir üslûpla mücâdele et..." (en-Nahl, 125)
   "Sâlih ameller işleyip de, ben Allâh'a teslim olanlardanım diyerek insanları Allâh'a çağıran kimseden daha güzel sözlü kim olabilir! İyilik ve kötülük müsâvî değildir. Sen kötülüğü en güzel bir tarzda önlemeye çalış. O zaman (göreceksin ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki candan ve sıcak bir dost oluvermiştir." (el-Fussilet, 33-34)
   Tavsiye edilen bu ilâhî üslûbun tatbiki neticesinde tarihte nice dikenleşmiş ruhlar güle dönmüş ve zindan gibi sîneler nûra gark olmuştur.
   Bu hakîkatten hareketle Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, gerek inançsız, gerek günahkâr insanları doğru yola istikametlendirmenin ehemmiyetini ve bu hususta gerekli olan üslûbu şöyle telkin buyurur:
"Demir, kapkara ve nûrsuz olmakla beraber, silinip cilâlandığı zaman ondaki pas gider! Bir ayna, demirden de olsa, cilâlanınca, yüzü parlar ve güzelleşir; orada şekiller, sûretler görülür."
   "Gönül şehrinin suyunu bulandırma ki, orada ay ve yıldızları dolaşır hâlde göresin! Çünkü insanlar, ırmağın suyuna benzerler; su bulanınca, onda hiçbir şey göremezsin!"

   Hazret-i Mevlânâ'nın buyurduğu gibi insanın rûhu, berrak bir su gibidir. Fakat kötü işler ve günahlarla bulanınca hiçbir şey görünmez olur. Bu durumda maneviyat incilerini ve hakîkat nûrlarını görebilmek için o suyu durultmak lâzımdır. Dolayısıyla tasavvufun gâyesi, bencil ve nefsânî duyguları terbiye edip, fertleri ve netîcede toplumları sulh, sükûn ve huzûra kavuşturmaktır. Zîrâ Cenâb-ı Hak, insanı incelik, zerâfet ve ulvî derinliklerle tezyîn etmiştir. İnsanın asıl kıymeti de bu meziyetleri kalb âleminde yeşertip geliştirdiği nisbettedir. Rûhâniyet dolu kalbler, güzel ahlâk, amel-i sâlih ve mânevî hâllerin tezâhürüne mazhardır. Bu şekilde kul, en güzel sûrette, yâni "ahsen-i takvîm" olarak yaratılmış olmanın îcâbını gerçekleştirmiş olur.
   Bu itibarla küfür, şirk ve günahta ne kadar ileri gitmiş olursa olsun hiçbir insan, hidâyet dâvetine muhâtab olmaktan mahrûm bırakılamaz. Bunun asr-ı saâdetteki sayısız misâllerinden biri de şöyledir:
   Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, amcası Hazret-i Hamza'yı şehîd ederek kendisini derin bir teessüre gark eden Vahşî'yi, İslâm'a dâvet etmesi için ashâbından birini gönderdi. Vahşî ise Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e cevâben:
   "- Yâ Muhammed! Sen, "Bir kimseyi öldüren, yâhud Allâh'a şirk koşan veyâ zinâ eden biri, kıyâmet günü iki kat azâba uğrar ve cehennemde hor ve hakîr olarak ebediyyen kalır." (el-Furkân, 68-69) diye Allâh'ın hükmünü beyân etmiş iken, beni nasıl oluyor da İslâm'a dâvet edebiliyorsun? Ben ki bu çirkinliklerin hepsini yaptım. Benim için nerede bir kurtuluş yolu olacak ki?" dedi.
   Bu hâdise üzerine Allâh Teâlâ:

قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لاَ تَقْنَطُوا مِن

رَّحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ

   "De ki: Ey nefislerine zulmetmekte aşırı giden kullarım! Allâh'ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyiniz! Çünkü Allâh bütün günahları affeder. Muhakkak O, Gafûr ve Rahîm'dir." (ez-Zümer, 53) âyetini inzâl etti.
   Nihâyet Vahşî, âyet-i kerîmedeki müjde ile ferahladı ve:
   "- Rahmetin ne kadar da büyük ey Rabbim!" diyerek ve tevbe-i nasûhta bulunarak arkadaşlarıyla birlikte müslüman oldu.



<<< Önceki Sayfa | Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>

 

Ana Sayfa | Tasavvufun Mahiyeti | Tasavvufî Terbiye | Marifetullah ve İlahi Mevhibeler
Tasavvufî Bazı Meseleler | Hak Dostlarından Nasihatler | Tasavvufî kıssalar ve ibretler
E-mail: info@imandanihsanatasavvuf.com
Bu sitede yayınlanan yazılar, Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendinin kitap ve makalelerinden derlenmiştir.
© 2004-2007 - Her hakkı mahfuzdur.