İRŞAD METODLARI
<Muhabbet-Râbıta> <Sohbet> <Hizmet> <Teveccüh> <Duâ>
TEVECCÜH
..:: 2 ::..
Bununla berâber evliyâullâh hazerâtı, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in mânevîyat vâdisindeki tasarruflarının vârisleri bulunduğundan, onlar da bu hususta başkalarıyla kıyaslanamayacak bir salâhiyet ve iktidara sâhiptirler. Bu sebepledir ki bir mürşid-i kâmilden lâyıkıyla istifâde için onun muhibbânından, yâni sevenlerinden olmak yetmeyip bir de onun nûrlu nazarına muhâtap bulunmanın şeref ve feyzini kazanmak şarttır.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
"Müminin firâsetinden sakınınız! Çünkü o, Allâh'ın nûruyla bakar." (Tirmizî, Tefsîr, 15) buyurmak sûretiyle her müminin firâsetinin îmânı nispetinde olduğuna işâret etmişlerdir. Bu itibarla kâmil müminler olan evliyâullâhın firâseti ise diğerlerine nazaran çok daha kuvvetlidir.
Hadîs-i şerîfte zikredilen "Sakınınız!" îkâzı, "Kâmil müminlerin huzûruna gizli hesaplar ve gönül bulanıklığıyla gitmeyin! Çünkü onlar, müstesnâ bir firâset ile sizin gizlemeye çalıştıklarınızı da görürler." demektir. Zîrâ nazarı bu kuvvete erişenlere zâhirî perdeler zâil olduğundan, gerçekler net bir sûrette ayandır. Bundan dolayıdır ki âlimin karşısında dili, ârifin karşısında ise gönlü muhâfaza etmek, dînî bir edeb îcâbıdır.
Bir mürşidin terbiye metodu olarak kullandığı en önemli vâsıtalardan birinin göz (nazar) olması itibâriyle, sâlikler için mürşidinin nazarına erişebilmek, büyük bir bahtiyarlık olarak kabul edilmiştir.
Bir Hâtıra
İmam Hatip Lisesi'nde okuduğum yıllardı. Ahmed Can isimli güzel bir gönül insanı tanıdım. Pakistanlı idi. Sâmî Efendi Hazretleri'ne meftûndu. Rahmetli babam Mûsâ Efendi -kuddise sirruh-'u da çok sever, yanından ayrılmak istemezdi. Nitekim sık sık Türkiye'ye Sâmî Efendi Hazretleri'ni ziyârete geldiğinde, bahçemizde bulunan misâfirhânede kalırdı.
Gönlü öyle derin bir muhabbetle doluydu ki, sohbet olmadığı günlerde dahî Sâmî Efendi Hazretleri'ni görmek iştiyâkıyla yanıp tutuşur ve Hazret-i Pîr'in evinin etrafında dolaşır dururdu. Bir akşam bu muhabbetin kendisinde nasıl husûle geldiğini şöyle nakletti:
"Bir hac mevsimiydi. Ravza-i Mutahhara'da Ashâb-ı Suffe denilen mevkîde oturuyordum. Bir ara gâyet zarîf, temiz yüzlü ve sîmâsına bakıldığında Allâh'ı hatırlatan bir zât-ı muhterem, berâberinde bulunan nûrlu bir cemaat ile önümden geçti. Tam benim hizamda iken de fakîre şöyle bir nazar lutfetti.
İşte o melek gözlerin nazarı ile bir anda başka bir iklîme, ayrı bir dünyâya girdim. Her şey değişti. Aldığım mânevî hazdan kendimi kaybeder gibi oldum. Bir anda o emsâlsiz insana meftûn olmuş, yarı baygın bir hâle düşmüştüm. Az sonra biraz kendime gelince, derhal o zâtı bulmaya azmettim, ancak Ravza-i Mutahhara'nın o meşhur kalabalığı arasında bu mümkün olmadı.
Tekrar aynı yerden döner düşüncesi ile orada beklemeye başladım. Şükür ki, ümîdim boşa çıkmadı. Sevinçle kendilerini takip ettim. Etrafındakiler beni bir dilenci zannetmiş olacaklar ki birkaç kişi yanıma yaklaşıp sadaka vermek istedi. Ancak kabul etmedim. Aslında varlıklı bir kimse de değildim, ama o sâlih zâtın nazarlarının berekâtı ile dünyaya âit her şey gözümde değerini yitirmiş ve artık değişik bir kanaat deryâsına garkolmuştum. Nihâyet bir eve vardılar ve içeri girdiler. Ben de arkalarından eve girmek isteyince yanındakiler tanımadıklarından dolayı gâyet tabiî mânî oldular. Fakat o ârifler sultanı Hazret-i Sâmî, ardına döndü ve lutfedip beni de içeriye kabul buyurdu. O gün, o evde de bu büyük zâtın nice tecellîlerine, nazar ve teveccühlerine mazhar oldum.
Elhamdülillâh, o nazar ve teveccühlerle bütün hayatım değişti, güzelleşti ve artık bambaşka, pek lâtif ve ebedî bir dünyânın insanı hâline geldim. Şimdi her sene bir miktar para biriktirip de buralara gelerek onun nazar ve teveccühlerinden istifâde edebilmek, gönlümün en büyük mânevî kazancı ve yegâne neşvesidir."
Öz:
Mürşidin, mürîdin rûh ve kalbinde tasarruf için kullandığı en müessir ve kestirme vasıta "öz"dür. Bu, "kuddise sirruh" diyerek andığımız velîdeki "sırr"ın kullanılması sûretiyle icrâ edilir. Bu vâsıtanın mâhiyetini ancak onu kullanan bilir. Bu, tasavvufun hâl kısmına dâhildir, kâl (söz) kısmına âit olmadığından kitaplarda yer almaz
<<< Önceki Sayfa | Ana Menü