İmandan İhsana Tasavvuf

 

 

 



  

İRŞAD METODLARI

<Muhabbet-Râbıta>   <Sohbet>   <Hizmet>   <Teveccüh>  <Duâ>

TEVECCÜH  

..:: 1 ::.. 

     Teveccüh, mürşidin bütün mânevî gücünü mürîdin kalbi üzerine yöneltmesi ve bu sûretle ona hâl aktarmasıdır. Diğer bir ifâdeyle, mürşid-i kâmilin güzel hâllerini mürîde intikâl ettirmesi ve netîcede onun rûh ve kalbinde tasarrufta bulunmasıdır. Bunun aslî ve fer'î pek çok vâsıtaları vardır.
Biz bu teveccüh vâsıtalarından; "göz" (nazar) ve "öz"den bahsedeceğiz.

   Göz (Nazar):
   Göz, bakış vâsıtasıdır. Bu sûretle vâkî olan tesir için "göz" kelimesi kullanıldığında, bundan onun yaptığı iş olan "nazar", yâni "bakış" kastedilir. Ancak halk arasında, "nazar" kelimesi daha ziyâde bakışla husûle gelen tesir için kullanılır. Üstelik bu tesirin sadece menfî olanı kastedilir. Nazar veya "isâbet-i ayn" denildiğinde bir kimsenin bakışıyla husûle gelen maddî veya mânevî zarar ifâde edilmek istenir. Hadis-i şeriflerde nazarın bu çeşidine şöyle işaret edilir:
   "Göz değmesi (nazar) haktır." (Buhârî, Tıb, 36)
   "Nazar, insanı kabre, deveyi tencereye sokar (öldürür)." (Suyûtî, Câmiu's-Sağîr, II, 60)
   Bu mânâda nazarın tesiri hakkındaki bilgi ve hattâ müşâhede, harc-ı âlemdir. Yâni herkesçe bilinen ve kabul edilen bir gerçektir. Ancak göz ile vâkî olan tesir -halkın zannettiği gibi- sırf zararlı olmayıp, faydalı olarak da tezâhür edebilir. Bunun sebebi, bakan gözden muhâtaba mâhiyeti tam olarak bilinemeyen bir şuânın yöneltilmiş olmasıdır. Tesir, bu şuânın müsbet veya menfî vasfından doğmaktadır.
   Zamanımızda şuâ (ışık) hakkındaki fizikî bilgiler, onun tesirini ilmî bir hakîkat olarak kabul etmemizi îcâb ettirecek kadar ilerlemiştir.
   Bu asırda keşfedilmiş olan "lazer" de bir şuâ çeşididir. Onunla kalın demirlerin kesildiği, ameliyatların yapıldığı, bugün herkesin bildiği bir gerçektir. Diğer taraftan şuâ karşısında bâzı cisimlerin ve hâssaten onların renklerinin gösterdikleri aksülameller de öteden beri mâlûmdur. 1
   Gözden çıkan şuâ karşısında maddî varlıklarda husûle gelen tesir, hem bakan ve hem de bakılan kimse için her zaman aynı derecede değildir. Gerçekten bâzı gözlerden -ister menfî, ister müsbet- çıkan şuâlar kuvvetli olduğu gibi, bu şuâların her muhâtabdaki tesirleri de bir değildir. Bâzılarında müteessir olmak (etkilenmek) istîdâdı fazla, bâzılarında ise oldukça azdır. Halk, gözünden kuvvetli ve fakat menfî şuâ çıkan insanları "nazarcı" olarak adlandırır ve böylelerinin nazarlarından korunmaya çalışır.
   Nazar gerçeği bazı hayvanlarda bile cârîdir. Meselâ engerek yılanının bakışları o kadar etkilidir ki, hâmile bir kadının çocuğunu düşürmesine ve hatta bir kısım canlıların ölümüne bile sebep olabilmektedir.2
   Halkın, -ilmen olmasa da- hissî veya naklî bir sûrette bildiği "nazar" keyfiyetinin tasavvufta, dolayısıyla sâlikin mânevî terbiyesinde büyük bir rolü vardır. Zîrâ mürşid-i kâmiller riyâzât ve kalbî arınma netîcesinde nazarlarındaki tesir gücü hadd-i âzamîye çıkmış kimselerdir. Bu salâhiyet ve kudret, vârisi bulundukları Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'den muktebestir.
   İnsanlığın mânevî kademeleşmesinde birinci sırada yer alan peygamberler silsilesinin hemen arkasından "sahâbe-i kirâm" gelir. "Sohbet" kelimesiyle aynı kökten türetilmiş olan "sahâbe" kelimesi, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in feyyâz sohbetinde O'na îmân etmiş olarak bulunma şerefine nâil olmuş kimseleri ifâde eder. Ancak onlarda mevcûd olan şân, şeref ve îtibârın bir sebebi "sohbet-i peygamber ile müşerref olma bereketi" ise de asıl müessir, o mübârek varlığın "nazarlarına muhâtab olmuş bulunma" keyfiyetidir. Gerçekten "sahâbelik" için çeşitli kıstaslardan bahsedilmekteyse de bunların en çok bilineni, bir kimsenin îmân etmiş olarak Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in nazarlarına muhâtab olması, yâni O'na bakmış ve O'nun bakışına muhâtap bulunmuş olmaları keyfiyetidir.
   Evliyâullâh'ın en üst mertebesindeki bir velî bile, en alt mertebedeki bir sahâbe ile aslâ ve kat'â kıyaslanamaz. Zîrâ, sahâbede, nazar-ı peygamberîye muhâtab olmaktan doğan ve başka bir sâikle kazanılması aslâ mümkün olmayan azîm bir fark mevcûddur. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'den sonra gelen müslümanlar, bu nazara nâil olamadıkları için sahâbîlik makamına varamamışlardır. Yine Hazret-i Peygamberi görerek sahâbîlik şerefine mazhar olanları görmekle şereflenen müminler de "tâbiîn", onları görenler ise "tebe-i tâbiîn" olmakla şereflenmişlerdir.

   __________________
   1.Bâzı kütüphânelerde okuma masaları üzerine yeşil bir örtü sererler. Bu, gözlerin yorulmasını önlemek içindir. Çünkü insan gözü denize ve ufka baktığında nasıl dinlenirse bunun gibi yeşile baktığında da durum aynıdır. Yazın insanların umûmiyetle beyaz elbise giymeleri bu rengin güneş ışınlarını geriye aksettirmesi sebebiyledir. Siyah rengin ışınlara karşı reaksiyonu ise tam tersinedir. Koyu renkli elbiseler güneş şuâlarını geri aksettirmeyip yutarlar. Bundan dolayı da insan vücûdunu sıcak tutarlar. Doktorlar, hastahâne dâhilinde temizlik sembolü olan beyaz renk önlüklerle dolaştıkları hâlde, ameliyathânelerde cam göbeği rengine yakın yeşil elbiseler içinde görünürler
. Bu durum, yeşil rengin gözleri yormayıp bilakis dinlendirme husûsiyetinden kaynaklanmaktadır. Diğer taraftan koyu sarı ve koyu mâvî renklerin de şuâyı kendine celb edip emme istîdâdı vardır. Bakışların çocuklara bir zarar vermemesi yâni halk tâbiriyle "nazar değmesin" düşüncesiyle altın yada mâvi boncuk takılması, bu sebeplere mebnî olsa gerektir.
   2.Bkz. Buhârî, Bed'u'l-halk, 14.



Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>

 

Ana Sayfa | Tasavvufun Mahiyeti | Tasavvufî Terbiye | Marifetullah ve İlahi Mevhibeler
Tasavvufî Bazı Meseleler | Hak Dostlarından Nasihatler | Tasavvufî kıssalar ve ibretler
E-mail: info@imandanihsanatasavvuf.com
Bu sitede yayınlanan yazılar, Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendinin kitap ve makalelerinden derlenmiştir.
© 2004-2007 - Her hakkı mahfuzdur.