İmandan İhsana Tasavvuf

 

 

 



   

İRŞAD METODLARI

<Muhabbet-Râbıta>   <Sohbet>   <Hizmet>   <Teveccüh>  <Duâ>

Muhabbet ve Rabıta   

..:: 2 ::.. 

       İnsan, tesire açık bir varlıktır. Bazı hastalıklarda olduğu gibi insanoğlunun "hâl"lerinde de sirâyet özelliği vardır. Rûhlar arasındaki mânevî alışveriş, hayatın inkâr edilemeyecek gerçeklerinden biridir. Husûsiyle faal ve müessir şahsiyetlerdeki kuvvetli rûhî temâyüller, onların yakınında bulunanlara istîdâdları nispetinde -az veya çok- intikâl eder. Bu intikâl, sirâyet eden "hâl"in müsbet veya menfî olmasına da bağlı değildir. Her hâlükârda intikâl vâkî olur. Yeter ki arada muhabbet ve ünsiyet bağları bulunsun.
   Meselâ, aşırı derecede merhametli, ferâgat sâhibi ve fedâkâr insanların hâlleri, içinde bulundukları cemaate tesir eder. Muhabbetin bir tezâhürü olan râbıta, böyle ahlâkî meziyetlere dâir rûhî alışverişi çoğaltmak ve süratlendirmek ve bunları daha ziyâde ahlâka inkılâb ettirmek içindir. Bu sebeple akl-ı selîm sâhibi her mümin, takvâ sâhibi sâlih kimselere muhabbet duyarak ve onlarla ünsiyet kurarak, bu güzel hâl in'ikâsını âzamî dereceye çıkarmaya gayret etmelidir.
   Ne hikmettir ki, temiz ve güzel bir elbiseye çamur sıçramasından bîzâr olan akıl, şâyet vahyin nûruyla aydınlanmamışsa, günahlarla kararmış kalblerdeki çirkin huyların rûhu istîlâsından, çoğu kez azıcık bir teessür bile duymaz. Çünkü nefsânî ve şeytanî telkinlerin bir çeşit mânevî narkozuna mâruz bulunduğundan, bu rûhî sıkıntıyı farkedemez. Bu sebeple gönül gözünü açmak ve ebedî kâr ile ziyânı iyi hesâb etmek îcâb eder. Zîrâ müsbet tesirlerin yanısıra, menfî şekilde de gerçekleşebilen ve bir nevî "şahsiyet transferi" demek olan bu sirâyetler karşısında insan, tercihinde muhayyer bırakılmıştır. Ancak, Allâh Teâlâ, bu tercihin doğru olanını da Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle haber vermiştir:
   "Ey îmân edenler! Allâh'tan korkun ve sâdıklarla berâber olun!.." (et-Tevbe, 119)
   Dikkat edilecek olursa Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerîmede kullarına, "Sâdık olun!" buyurmamış, takvânın muhâfazası için "sâdıklarla berâber olmayı" emretmiştir. Çünkü sâdık olma yolunda atılacak ilk adım, sâdıklarla berâber olmak, yâni onlarla muhabbetli bir ünsiyet içinde bulunmaktır. Sâdık olmak, bu durumun tabiî bir netîcesidir. Nitekim "Üzüm üzüme baka baka kararır." sözü de, bu hakîkatin bir ifâdesidir.
   Sâlih ve sâdıklarla berâberlik, nefsi uslandırmakta radyasyon gibi, müşâhedesi imkânsız, fakat netîcesi mutlak bir müessirdir. Sâlih insanların muhîtinde bulunmak, onların hâl ve tavırlarını müşâhede etmek ve hattâ onların nûrânî çehrelerine bakmak bile bu kabildendir. Bundan dolayıdır ki mâneviyat büyüklerinin huzûrlarında bulunabilmek büyük bir nîmettir. Çünkü hâller, sirâyet eder. Nasıl ki gül bahçesinde eğlenen insanın üzerine gül kokuları sinerse, sâlihler meclisi de rûhlardaki mânevî alışverişin pazarı gibidir.
   Hâce Ubeydullâh Ahrâr Hazretleri şöyle buyurmuşlardır:
   "Kur'ân-ı Kerîm'in:
   "Ey îmân edenler, Allâh'tan korkunuz ve sâdıklarla berâber olunuz!" âyetindeki "beraber olunuz!" emri, dâimî bir sûrette beraberliği ifâde eder. Yâni beraber olmak, mutlak bir sûrette zikredildiğinden, hem fiilî ve hem de hükmî olarak iki yönlüdür. Fiilî beraberlik, sâdıkların meclisinde kalb huzûruyla fiilen bulunmaktan ibâret olduğu gibi, hükmî beraberlik de gıyâblarında onların hâllerini tahayyül etmekten ibârettir."
   Bu itibarla nasıl ki Hak dostlarıyla zâhirî beraberlikte edeben ulvî duygularla bulunulması zarûrî ise, o hâli gıyâblarında da kalbî bir beraberlik sûretinde devâm ettirmelidir. Çünkü Hak dostları ile fiilî beraberlik her zaman mümkün olmayabilir. Bu takdîrde kalbî berâberliği devâm ettirmek için râbıtaya ihtiyaç vardır.
   Fakat daha evvelce de ifâde etmiş olduğumuz gibi tasavvufî eğitimde kuru kuruya bir fiilî berâberlik de makbul değildir. Zîrâ kimileri, bir mürşid-i kâmilin dizi dibinde bulunurlar da gafletlerinden dolayı bir hisse kapamazlar. Öte yandan uzak diyarlardaki nice mürîdler, mürşidlerine duyduğu engin hürmet, hasret, aşk ve bağlılıkları vesîlesiyle müstesnâ nasiplere, güzel hâllere, ilhâmlara ve mânevî duyuşlara nâil olabilirler. Büyüklerin buyurduğu; "Yemen'deki yanımda, yanımdaki Yemen'de." sözü de esâsen bunu ifâde eder. Bu sebeple mühim olan, nerede olursa olsun, kalbî berâberlik duygusunu yitirmemektir.
   Ayrıca, mânen dirâyetli insanların, etrâfındakileri kendi hâliyle hâllendirme istîdâdı her ne kadar âzamî derecede olsa bile, bu tek başına yeterli değildir. Zîrâ tasavvuftaki hâl intikâli, öyle bir mânevî akıştır ki, o akışın, sürat ve tesirinden âzamî istifâdenin hâsıl olması, mürşid-i kâmilin dirâyeti kadar, müridin istîdâdına ve muhabbetinin seviyesine de bağlıdır. Onun içindir ki her mürîd -sırf mürîd olması sebebiyle- aynı merhaleye ulaşamaz. Fark, müridden mürîde değişen istîdâd ve kalbî muhabbetteki seviyeden doğar. Bir misâl ile söylemek gerekirse, bir kimsenin su almak gâyesiyle kabını, küçük bir göle ya da uçsuz bucaksız bir okyanusa daldırması arasında fark yoktur. Her iki hâlde de ancak kabının hacmi kadar su elde eder. Bu sebeple mürîdin de istîdâdlı ve bu istîdâdını kullanma gayreti içinde olması îcâb eder.
   Yûnus Emre Hazretleri ne güzel söyler:
      Çeşmelerden bardağın
      Doldurmadan kor isen
      Bin yıl anda durursa
      Kendi dolası değil



<<< Önceki Sayfa | Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>

 

Ana Sayfa | Tasavvufun Mahiyeti | Tasavvufî Terbiye | Marifetullah ve İlahi Mevhibeler
Tasavvufî Bazı Meseleler | Hak Dostlarından Nasihatler | Tasavvufî kıssalar ve ibretler
E-mail: info@imandanihsanatasavvuf.com
Bu sitede yayınlanan yazılar, Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendinin kitap ve makalelerinden derlenmiştir.
© 2004-2007 - Her hakkı mahfuzdur.