MUSAFFÂ BİR KALB İLE ÂLEME BAKIŞ
..:: 3 ::..
Kalb ve onun mânevî varlığının adı olan gönül, insanın saâdet ve selâmetini teminde bu kadar ehemmiyetli olduğu içindir ki, başkası tarafından incitilmesi bütün tasavvuf erbâbınca çok ağır bir cürüm sayılmıştır. Nitekim Hazret-i Mevlânâ gönül incitenleri şöyle îkâz eder:
"Senin bir saman çöpü kadar değer vermediğin yıkık gönül, Arş'tan da üstündür, Kürsî'den de, Levh'ten de, Kalem'den de!.. Hor bile olsa gönlü hakîr tutma! O, horluğuyla gene de üstünler üstünüdür. Yıkık gönül, Allâh'ın nazar ettiği varlıktır. Onu yapan can ne mubârektir. Kırılmış, iki yüz parça olmuş gönlü tâmir etmek, Allâh katında birçok hayır hasenâttan daha yeğdir... Sus! Her kılında ikiyüz dil olsa da söylesen, gönül, gene de anlatılamaz."
İnsan vücûdundaki sultânî mevkii sebebiyle ilâhî tecellîlerin muhâtabı ve akis mahalli olarak, kalb tercih edilmiştir. Nitekim yukarıda başka vesîlelerle temâs etmiş olduğumuz üzere, îmânın vücûdu için "kalb ile tasdîk" şartı aranır. Âyet-i kerîmede vahye mâkes ve muhâtab olmak üzere de bir tefekkür merkezi olan dimağ değil, tahassüs merkezi olan kalb zikredilmiştir. Âyet-i kerîmede buyurulur:
نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنذِرِينَ بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُّبِينٍ
"(Ey Rasûlüm!) Uyarıcılardan olasın diye Rûhu'l-emîn (Cebrâil) onu (Kur'ân'ı), apaçık Arap diliyle, senin "kalbine" indirmiştir." (eş-Şuarâ, 193-195)
Kalb terbiyesinde mesâfe kat etme -diğer bütün faâliyetlerde olduğu gibi- beşerî gayretlere Allâh'ın nusret, lutuf ve keremlerinin inzimâm etmesiyledir. Zîrâ beşerî gayret ve amel-i sâlihler, mânevî bir zemin teşkîl etmekle berâber ilâhî lutuf ve yardımlara birer vesîle mesâbesindedir. Bu itibarla kul, bu yola girdiği takdîrde Allâh'ın lutuf ve keremine ümid bağlamalıdır. O ilâhî lutuflar kendisini -az veya çok- mutlakâ bir yere getireceği cihetle her hâlükârda kazanç muhakkaktır. Elverir ki Cenâb-ı Hakk'ın kuluna lutuf ve ikramda bulunmak için beklediği gayretler -imkân nisbetinde- ortaya konulabilsin.
Eskiler, " مَا لاَ يُدْرَكُ كُلُّهُ لاَ يُتْرَكُ كُلُّهُ", yâni "Bir şeyin tamâmı elde edilemiyorsa, elde edilebilen kısmından da vazgeçmek gerekmez." derlerdi. Kalb terbiyesinde de böyle düşünmeli ve elden gelenin gerçekleştirilmesinde ihmâlkârlık gösterilmemelidir. Tasavvufta yaygın bir darb-ı mesel vardır:
"Baba himmet! Evlâd gayret!" derler. Yâni üstâdından himmet bekleyen biri, az çok bir gayret sâhibi olmalıdır. Lutuf ve keremi sonsuz olan Cenâb-ı Hakk'ın kalb terbiyesi husûsunda da bir kuldan beklediği, "Nefsini bilen Rabbini tanır." hakîkatinin muktezâsınca, ilâhî azamet önündeki acziyyet ve "hîç"liğini idrâk ederek samîmî ve hâlisâne gayretlerde bulunmasından ibârettir. Zîrâ bu nefs mücâhedesinde gayret kuldan, tevfîk ise Allâh'tandır. Muhakkak ki Cenâb-ı Hakk'ın bir kuldan soracağı hesap da, onun üzerinde gerçekleşmiş olan ilâhî lutuflar nisbetindedir. Mühim olan, bir kulun nâil olduğu nîmetler nisbetinde hakka ve hayra istikâmetlenmesidir.
Yâ Rab! Bizlere gönül aynamızda hakîkat parıltılarını, iki cihânın sır ve hikmetlerini seyrettirerek, gözlerimizi ve gönüllerimizi öyle nurlandır ki öbür âlemde cemâlinle müşerref olalım!
Âmîn!
<<< Önceki Sayfa | Ana Menü