MUSAFFÂ BİR KALB İLE ÂLEME BAKIŞ
..:: 2 ::..
Böyle kalbler, artık tecellîgâh-ı ilâhî olmak yönünden âdetâ zirveleşmiştir. Hazret-i Mevlânâ, bu derecede musaffâ (arınmış) bir kalbin değerini -muhtemelen onun husûlünde beşerî irâde bulunduğu için- tekrîm ederek:
Kâbe bünyâd-ı Halîl-i Azer'est
Dil, nazargâh-ı Celîl-i Ekber'est
Yâni, "Kâbe, Âzeroğlu Halil İbrahim tarafından yapılmıştır. Gönül ise, yüce ve büyük Allâh'ın nazargâhıdır." buyurmuştur.
Sûfîlere âit menâkıb kitaplarında gönlün Kâbe'ye teşbîhine sıkça rastlanır. Bu keyfiyet, zübde-i kâinât (kâinâtın özü) olan insandaki kalbin, kâinât içinde Kâbe'nin mevkîine benzemesinden dolayıdır. Gerçekten her ikisi de tecelligâh-ı ilâhî olmak yönünden merkezî bir durumdadır. İlâhî tecelliyâtın birer temerküz (merkezîleşme) noktalarıdır. Bu menkıbelerde bâzan gönlün Kâbe'ye tercîh olunan bir üslûb ile takdîmi, kısmen âşıkâne bir coşkunluk ve kısmen de gönlü bu hâle getirmenin ehemmiyetini anlatmak ve bu husustaki gayretlere rağbet ettirmek içindir.
Gönlü tecellîgâh-ı ilâhî hâline gelenler hakkında İbn-i Ömer -radıyallâhu anh-'ın Kâbe-i Muazzama'ya hitâben söylediği şu sözler çok câlib-i dikkattir:
"Sen ne büyüksün (ey Kâbe!). Senin şânın ne yücedir. Fakat gerçek bir müminin Allâh katındaki şerefi senden de üstündür." (Tirmizî, Birr, 85)
Kalb, îmânın mahallidir. Kâmil bir mümin kalbinin Kâbe'den efdal olduğu, İbn-i Ömer -radıyallâhu anh-'ın bu ifâdesinden de anlaşılmaktadır.
Nitekim Hazret-i Mevlânâ, -âdetâ bu hakîkati te'yîd sadedinde- şöyle buyurmuştur:
"Eğer sende basîret varsa, gönül Kâbe'sini tavâf et! Topraktan yapılmış sandığın Kâbe'nin asıl mânâsı gönüldür."
"Cenâb-ı Hak, görünen, bilinen sûret Kâbe'sini tavaf etmeyi, mâsiyetten temizlenmiş, arınmış bir gönül Kâbe'si elde edesin diye sana farz kılmıştır."
"Şunu iyi bil ki sen, Allâh'ın nazargâhı olan bir gönlü incitir, kırarsan, Kâbe'ye yaya olarak da gitsen, kazandığın sevâb, gönül kırmanın günâhını dengeleyemez."
Abdülkâdir Geylânî -kuddise sirruh- Hazretleri ise bu yüceliğin şartını şöyle ifâde eder:
"Gönül, ancak mâsivâdan arınmış, mârifetullâh tâliplerine Kâbe olur."
Bu hususta İsmâil Hakkı Bursevî de şöyle der:
"Kalbe giren kimse Kâbe'ye giren kimseden daha üstündür. Bu sebeptendir ki sâlih kullara ve Allâh dostlarına: "Bizi de gönlünüzden çıkarmayınız." derler ve böylece istimdâd-ı feyz ve taleb-i himmet ederler."
İmâm-ı Rabbânî -kuddise sirruh- Hazretleri, insanın bir "küçük kâinât" olduğu gerçeğini şöyle ifâde eder:
"İnsan, âlemin küçültülmüş bir hülâsasıdır. Binâenaleyh âlemde var olan her şeyin bir nümûnesi de insanda mevcûddur."
Bu, yukarıda birçok kereler ifâde ettiğimiz üzere, insanın "hayır" ve "şer" olmak üzere iki kutupluluk gerçeğine işârettir. Dînin emirleri ve bunlara ilâveten tasavvufî temrinlerin gâyesi, şer temâyülleri mümkün olduğunca tesirsiz hâle getirerek, insan benliğine hayrın galebesini sağlamaktır. Bunun için bütün uzuvları ilâhî emirlere itaat çerçevesinde kullanmak gerekir. Lâkin, bu hususta kalble alâkalı ameller ve temrinler, her şeyden daha ehemmiyetlidir. Çünkü bir hissiyât merkezi olan kalb, tefekküre, tefekkür ise irâdeye yön verir. Bu demektir ki, bütün irâdî fiillerin temel sâikı kalbdir. Orada yerleşip kök salan hislerdir. Kalb ise irâde karşısında en müstakil bir uzuvdur. Onun ilâhî emirler çerçevesine oturtulması, diğer uzuvlardan daha ehemmiyetli ve daha güçtür. Yukarıda hasta kalbler için işâret ettiğimiz tedâvî yollarına âit güçlükler, bu keyfiyeti isbât için kâfîdir. Ancak elde edilen her netîcenin değeri, ona ulaşabilmek için katlanılan güçlükler nisbetinde olduğundan, kalbin zabt u rabt altına alınmasının da ind-i ilâhîdeki değeri pek büyüktür. Bunda muvaffak olanlara Cenâb-ı Hakk'ın melekiyet ve bâzan da ondan daha üstün hasletler lutfetmesi bu hikmete mebnîdir.
<<< Önceki Sayfa | Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>