İmandan İhsana Tasavvuf

 

 

 



KALBİN TASFİYESİ

<Helal Gıda >   <İstiğfar ve Duâ>   <Kur'ân Okumak ve Ahkâmına Tâbî Olmak>   

<İbadetleri Huşû ile Edâ Etmek>  <Geceleri İhyâ Etmek>  <Zikrullah ve Murâkabe>  <Tefekkür-i Mevt>

  <Rasûlullâh'a Muhabbet>   <Sâlih ve Sâdıklarla Berâber Olmak>   <Güzel Ahlâk Sahibi Olmak>

  Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e Muhabbet ve Salavât-ı Şerîfe  

..:: 2 ::.. 

   Sonra Hubeyb -radıyallâhu anh-'ın yanına gittiler. Ona, dîninden vazgeçerse kurtulacağını söylediler.
   Hubeyb -radıyallâhu anh-:
   "- Dünyayı verseniz bile dînimden dönmem!" dedi.
   Zeyd -radıyallâhu anh-'a sorduklarını ona da sordular ve aynı cevabı aldılar.
   Hubeyb'in ise şehîd edilmeden evvel bir tek arzusu vardı:
   "Hazret-i Peygambere muhabbetle selâm göndermek!.."
   Lâkin kiminle gönderebilirdi ki! Yanında bir tek müslüman yoktu! Gözlerini mahzun bir şekilde semâya kaldırdı ve ilticâ hâlinde:
   "- Allâhım! Burada selâmımı Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e ulaştıracak kimse yok. O'na selâmımı Sen ulaştır!" dedi.
   O sırada ashâbıyla Medine'de oturmakta olan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in, "onun üzerine de selâm olsun" anlamında:
   "Ve aleyhisselâm" buyurduğunu etrafındakiler duydular. Ashâb-ı kirâm hayretle:
   "- Yâ Rasûlallâh! Kimin selâmına karşılık verdiniz?" diye sorunca:
   "- Kardeşiniz Hubeyb'in selâmına." buyurdu.
   Nihâyet kâfirler her iki sahâbîyi de ağır işkenceler altında şehid ettiler. Şehid edilirken Hubeyb'in söylediği sözlerden biri çok mânidardır:
   "Müslüman olarak öldükten sonra, şöyle veya böyle ölmek ne gam!.."1
   İşte sahâbînin îmân, aşk ve cesâreti!.. Böyle bir işkence tablosu bizi dehşete düşürürken, Allâh ve Rasûlullâh âşıkları böyle bir manzara karşısında aslâ ürküntü duymuyorlardı. Bütün dertleri, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in teveccühüne mazhar olmaktı. Onların ihlâs ve muhabbetleriyle selâmları yerine ulaşıyor; hem de selâm iletenlerin en yücesi Cenâb-ı Hak tarafından...
   Ashâbın Hazret-i Peygamber'e hasret ve muhabbetini sergileyen şu misâl de bizler için ne kadar ibretlidir:
   Abdullâh bin Zeyd el-Ensârî -radıyallâhu anh- Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e gelip:
   "- Yâ Rasûlallâh! Sen bana nefsimden, malımdan, evladımdan ve ehlimden daha sevgilisin. Eğer, gelip de seni görme gibi bir nîmet olmasaydı ölmeyi arzu ederdim." dedi ve ağladı.
   Bunun üzerine Rasûlullâh Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
   "- Niçin ağlıyorsun." diye sorduklarında Ensârî:
   "- Yâ Rasûlallâh! Birgün sizin de bizim de öleceğinizi, sizin peygamberlerle beraber yüksek makamlarda olacağınızı, bizim ise eğer cennete girsek bile aşağı makamlarda olacağımızı düşünerek (seni göremeyeceğim endişesiyle) ağladım." cevabını verdi.
   Merhamet ummanı Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- cevap vermeyip sükût ettiler. Bu sırada şu âyet-i kerîme nâzil oldu:
   "Kim Allâh'a ve Peygamberine itaat ederse işte onlar, Allâh'ın kendilerine nîmet verdiği nebîler, sıddîkler, şehidler ve sâlihlerle beraber olacaklardır. Onlar ne güzel dostlardır!" (en-Nisâ, 69)
   Abdullâh bin Zeyd el-Ensârî -radıyallâhu anh-, bahçesinde çalıştığı bir anda oğlu nefes nefese gelip büyük bir üzüntü ile Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in vefat haberini verdi. Bu acı haberle sarsılan Ensârî şöyle duâ etti:
   "- Allâh'ım! Gözümü al ki artık bundan böyle tek sevdiğim Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'den başka kimseyi görmeyeyim."
   Abdullâh bin Zeyd el-Ensârî'nin duâsı kabul oldu ve oracıkta gözleri görmez oluverdi. 2
   İşte aşk ve muhabbet, iki kalb arasında bir cereyan hattıdır. Sevenler, hiçbir zaman sevilenleri gönüllerinden ve dillerinden düşürmezler. Sevdiklerine canlarını ve mallarını bezletmek sûretiyle fedâkarlıklarının huzuru içinde yaşarlar ve ölürler. Âyet-i kerîmede buyurulur:
   "Namazı kılın, zekâtı verin ve peygambere de itaat edin; umulur ki, bu sâyede ilâhî merhamete nâil olursunuz." (en-Nûr, 56)
   "Seven, sevdiğinin her şeyini sevip ona meftûn olur." düstûrunca, üsve-i hasene olan Habîb-i Kibriyâ'ya her bakımdan ittibâ şarttır. Öyle ki, bu husustaki aşk, muhabbet ve ittibâ, Hakk'a muhabbetin bel kemiğini oluşturur.
   Kelime-i tevhîdde "Lâ ilâhe illallâh"dan sonra "Muhammedün Rasûlullâh" cümlesi gelir. Her kelime-i tevhîd ve her salavât-ı şerîfe, Hakk'a muhabbet ve yakınlığın sermayesini teşkil eder. Dünya ve ahiretin saâdet hayatı ve bütün mânevî fetihler, O'nun muhabbet sermayesiyle kazanılır. Cihan, ilâhî muhabbetin tezâhürüdür. O zuhûrun öz cevherini, "Muhammedî nûr" teşkil eder ve Zât-ı ulûhiyyete varabilmenin yegâne yolu da O'na muhabbettir.

   _________________
   1.Bkz. Buhârî, Megâzî, 10; Vâkıdî, Megâzî, s. 280-281
    2.Bkz. Kurtubî, el-Câmî li-Ahkâmi'l-Kur'ân, V, 271



<<< Önceki Sayfa | Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>

 

Ana Sayfa | Tasavvufun Mahiyeti | Tasavvufî Terbiye | Marifetullah ve İlahi Mevhibeler
Tasavvufî Bazı Meseleler | Hak Dostlarından Nasihatler | Tasavvufî kıssalar ve ibretler
E-mail: info@imandanihsanatasavvuf.com
Bu sitede yayınlanan yazılar, Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendinin kitap ve makalelerinden derlenmiştir.
© 2004-2007 - Her hakkı mahfuzdur.