
KALBİN TASFİYESİ
<Helal Gıda > <İstiğfar ve Duâ> <Kur'ân Okumak ve Ahkâmına Tâbî Olmak>
<İbadetleri Huşû ile Edâ Etmek> <Geceleri İhyâ Etmek> <Zikrullah ve Murâkabe> <Tefekkür-i Mevt>
<Rasûlullâh'a Muhabbet> <Sâlih ve Sâdıklarla Berâber Olmak> <Güzel Ahlâk Sahibi Olmak>
Zikrullâh ve Murâkabe
..:: 1 ::..
"Kalbler ancak zikrullâh ile itmi'nâna (hakîkî huzura) erişir" (er-Ra'd, 28)
"İnsan" kelimesi, menşe itibâriyle bir görüşe göre "nisyân"dan gelir. "Nisyân", zikrin (hatırlamanın) zıddıdır ve unutkanlığı ifâde eder ki, insanoğlunun en büyük zaaflarından biridir. Bu hakîkat halk arasında, "Hâfıza-yı beşer nisyân ile mâlüldür." darb-ı meseliyle de ifâde edilegelmiştir. Nisyânı asgarîye indirebilmenin en esaslı yolu zikirdir.
İnsanın yaratılış maksadına muvâfık yaşayabilmesi için, rûhların Bezm-i Elest'te1 Rabbiyle yapmış olduğu ahd ü mîsâka sâdık kalarak Yaratıcı'sını aslâ hatır ve gönlünden çıkarmaması îcâb eder. İşte bu sebeple, insanda fıtrî olarak mevcûd bulunan "nisyân"dan doğan zararların telâfîsi için "Allâh" ve ona karşı "kulluk" idrâkinin dâimâ canlı ve zinde tutulması maksadıyla her şeyden önce "zikr"e ihtiyaç vardır. Zîrâ her tekrar, tekrar edilen şeyin idrâk ve iz'ândaki yerini kuvvetlendirir.
Cenâb-ı Hak, kulunun sûret yapısına değil, kalbine nazar eder. Bu bakımdan her mümin, ilâhî nazarların tecellî ettiği kalbini gafletten koruyup, zikir ile meşgûl etmeyi vazîfe bilmelidir.
Kulluk vazîfeleri içindeki bu husûsî ehemmiyeti sebebiyle, zikir kelimesi Kur'ân-ı Kerîm'de iki yüz elliden ziyâde yerde geçmektedir. Cenâb-ı Hakk'a hakîkî mânâda kulluk yapabilmek ve bu sûretle mârifetullâha ulaşmak, zikrin kalbde kazandığı mevkî ve hissedilişindeki derinlik nisbetinde gerçekleşir. Bu yüzdendir ki "mârifetullâh", yâni Rabbin hakîkatine kalben nâil olmak, ilmin en fazîletlisi sayılagelmiştir. Çünkü insana asıl lâzım olan bilgi budur.
Cenâb-ı Hak, kullarının, zikrin rûhâniyetinden gâfil bulunmamaları için bu husustaki âyetlerin bir kısmında şöyle buyurmuştur:
أَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ آمَنُوا أَن تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللَّهِ وَمَا نَزَلَ مِنَ الْحَقِّ
"Îmân edenlerin, zikrullâh ve Hak'tan inen Kur'ân sebebiyle kalblerinin huşû içinde ürperme zamanı henüz gelmedi mi?" (el-Hadîd, 16)
"Allâh'ı zikretmek; elbette en büyük (ibâdet)'tir." (el-Ankebût, 45)
"Siz beni zikredin, ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, nankörlük etmeyin!" (el-Bakara, 152)
Cenâb-ı Hak, Mûsâ ve Hârûn -aleyhimesselâm-'ı Firavun'a tebliğe gönderirken dahî:
"Sen ve kardeşin birlikte âyetlerimi götürün. İkiniz de beni hatırlayıp anmakta gevşeklik göstermeyin." (Tâhâ, 42) buyurarak, zikirden gâfil kalmamalarını emretmiştir.
Allâh'ı zikretmek, hiç şüphesiz ki "Allâh" lafzının sâdece kelime olarak tekrarlanması değil, onun tahassüs merkezi olan kalbde mekân bulmasıdır.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyururlar:
"Allâh'ı zikreden kimseyle zikretmeyenin misâli, diri ile ölü gibidir." (Buhârî, Deavât, 66)
"Allâh'ı sevmenin alâmeti, Allâh'ı zikretmeyi sevmektir." (Suyûtî, Câmiu's-Sağîr, II, 52)
Nitekim zikirden uzak kimseler, Allâh sevgisinden de uzak oldukları için ilâhî tehdîd altındadır. Âyet-i kerîmede buyurulur:
"Allâh'ı zikretmek husûsunda kalbleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun!.." (ez-Zümer, 22)
______________________
1.Bezm-i Elest (Ruhların Ezel Toplantısı): Rûhlar âleminde Allâh Teâlâ'nın:
"- Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" suâline, bütün rûhların:
"- Evet, Sen bizim Rabbimizsin!" diye cevap vererek Cenâb-ı Hakk'ın rubûbiyyetini ikrâr etmeleridir. Bkz. Âraf Sûresi, 172. âyet-i kerîme.
Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>