KALBİN TASFİYESİ
<Helal Gıda > <İstiğfar ve Duâ> <Kur'ân Okumak ve Ahkâmına Tâbî Olmak>
<İbadetleri Huşû ile Edâ Etmek> <Geceleri İhyâ Etmek> <Zikrullah ve Murâkabe> <Tefekkür-i Mevt>
<Rasûlullâh'a Muhabbet> <Sâlih ve Sâdıklarla Berâber Olmak> <Güzel Ahlâk Sahibi Olmak>
İbâdetleri Huşû ile Edâ Etmek
..:: 2 ::..
O hâlde kim ki, namazını tâdil-i erkâna riâyet ile kılmaz, huzûr-ı ilâhîde bulunduğundan habersiz olur ve aklı-fikri ticâretine veya başka dünyevî meşgalelere takılı kalırsa, onun kıldığı namaz, kendisinden beklenen füyûzâtı hâsıl etmez. Böyle namazlar mecbûriyet kabîlinden, sadece borcun îfâsını temin eder.
Cenâb-ı Hak, hakîkî ve ideal mânâdaki bir namazı âyet-i kerîmede şöyle ifâde buyurur:
"Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir; onlar ki namazlarında huşû içindedirler..." (el-Mü'minûn, 1-2)
Sahâbeden Abdullâh bin Şıhhîr -radıyallâhu anh-, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in namazdaki hâlini şöyle tasvîr eder:
"Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'i namaz kılarken gördüm. Ağlamaktan dolayı göğsünden tencere kaynamasına benzeyen bir ses duyuluyordu." (Ebû Dâvud, Salât, 156-157; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 25)
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- namaza durduğunda benzi sararır, kendi vücûdu dâhil her şeyden sıyrılırdı. Bir muhârebede mübârek ayağına batan okun çıkarılması için namaza durmuştu. Zîrâ bu takdîrde okun çıkarılışındaki ızdırâbı hissetmeyeceğini biliyordu. Lâkin bu ölçüde dünyâ ile alâkayı keserek namaz kılabilmek kaç kula müyesserdir?
Namazı bu vasıf ve mükemmellikte kılamayanlar ise, ye'se kapılıp onu terk etmeye kalkışmamalıdırlar. Zîrâ, en azından farz olan borcu ödemeye yarayan o şeklî namazları devâm ettiren her musallî birgün bu istikâmette az veya çok, bir kemâle ulaşır.
Her gün belli vakitlerde edâ edilen beş vakit namaz, insanın zamânını bir programa tâbî kılarak, ona intizamlı bir yaşama disiplini kazandırır ve mes'ûliyet duygusunu kuvvetlendirir. Hayatı, âhenk ve insicâm üzere olmayan bir insanın iç âleminde denge, huzûr ve sükûn üzere bulunmasından söz edilemez. Bunun yanında namaz, mânen de îmâna sağlam bir muhâfaza, tefekküre derinlik, korku anlarına tesellî ve neş'e zamanlarına ulvî bir lezzet teşkîl eder. Yine namaz, rûhâniyete destek, kalbe neş'e ve sâfiyet veren, ilâhî ünsiyeti artıran feyz ve bereketlerle dolu bir ibâdettir.
Hayat mücâdelesinde zarûrî olan; sabır, irâde, nefsânî arzulara mukâvemet gibi hâllerin takviyesiyle ahlâkı mükemmelleştiren diğer bir ibâdet de oruçtur.
"Oruç", aslî gâyesi itibâriyle dâimî bir ibâdet şuuru içinde nefs engeline karşı mücâdele etmek ve onu kontrol altında tutarak tesirini asgarîye indirebilmektir.
Yine oruç, insanı, sabr ü sebât, kanaat, hâle rızâ ve meşakkatlere karşı metânet gibi ahlâkî fazîletlere erdirmekle berâber, mahrûmiyet ve açlıkla, nîmetlerin kadrini hatırlatır. Zengin-fakir herkese açlığı tattırmak sûretiyle onları bu noktada eşitler. Bu vesîleyle varlıklı insanlara; yoksul, aç ve sefil insanların hâlini hatırlatıp yardım ve merhamet hislerini geliştirir. Netîcede insanların birbirlerine karşı mevcûd olması gereken şükrân duygularını takviye eder.
Oruç, insandaki takvâ duygularını canlandırarak, kalbî sâfiyeti artırır. Âyet-i kerîmede:
"Ey îmân edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki bu sâyede takvâya erersiniz." (el-Bakara, 183) buyurulmuştur.
İrâde terbiyesi için oruçtan daha müessir olabilecek bir başka usûl mevcûd değildir. İrâde ise, insandaki tabiî ve nefsânî temâyüllerin aşırılık ve azgınlıklarına karşı koyabilmenin temel vâsıtalarından biridir.
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- ebedî âlemin nîmetlerine nâil olmak için, bu dünyâda az yemek gerektiği husûsunda şöyle buyurur:
"İnsanın asıl gıdâsı, ilâhî aşk ve hikmettir. Bu sebeble ona haddinden ziyâde ten gıdâsı vermek muvâfık değildir."
"İnsan, asıl rûhânî gıdâsını unutup ten gıdâsının endîşesine düştüğü için huzursuzdur. Çünkü doymak bilmez. İhtirâsından yüzü sararmış, ayakları titremekte, kalbi telaşla çarpmaktadır. Hâlbuki nerede yeryüzü gıdâsı, nerede sonsuzluğun gıdâsı?!."
"Allâh, şehidler için "onlar, Rableri katında rızıklanmaktadırlar"1 diye buyurdu. O mânevî gıda için ne ağız, ne de beden vardır."
Orucun hakîkatine ulaşmak ve rûhâniyetinden istifâde edebilmek için onu zedeleyebilecek ihmallerden şiddetle kaçınmak îcâb eder. Hadîs-i şerîfte buyurulur:
"Oruç, sadece yemek, içmek vesâireden kesilmek değildir. Kâmil ve sevaplı oruç, ancak faydasız söz ve işlerden, kötü söylemekten (dedikodudan) vazgeçmektir. Şâyet biri sana söver yâhut sana karşı câhilce herhangi bir harekette bulunursa, ona: "Şüphesiz ki ben oruçluyum!" de!" (Hâkim, Müstedrek, I, 595)
______________
1.Âl-i İmrân Sûresi, 169. âyet-i kerîme
<<< Önceki Sayfa | Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>