
KALBİN TASFİYESİ
<Helal Gıda > <İstiğfar ve Duâ> <Kur'ân Okumak ve Ahkâmına Tâbî Olmak>
<İbadetleri Huşû ile Edâ Etmek> <Geceleri İhyâ Etmek> <Zikrullah ve Murâkabe> <Tefekkür-i Mevt>
<Rasûlullâh'a Muhabbet> <Sâlih ve Sâdıklarla Berâber Olmak> <Güzel Ahlâk Sahibi Olmak>
İstiğfar ve Dua
..:: 2 ::..
Nitekim ashâb-ı kirâm hazarâtı da, cihâda giderlerken kendi duâlarına ilâveten zaferleri için ayrıca Ashâb-ı Suffa'dan da duâ talebinde bulunurlardı.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
"Bir müminin bir mümine gıyâbında duâsından daha çabuk kabul edilen hiçbir duâ yoktur." (Tirmizî, Birr, 50) buyurmuştur.
İnsanlar, duâsının kabul edileceğini ümit ettikleri kimselerden duâ talebinde bulunurlar. Hâlbuki duânın kabulünü temin eden asıl sâik, bunu yapanın ind-i ilâhîdeki makbûliyyetinden ziyâde, talepteki ihlâs ve samîmiyetidir. Bu demektir ki, bir günahkârın mümin kardeşine ihlâsla yapacağı yürekten duâ, Allâh katındaki mevkî itibâriyle ondan fersah fersah ilerde bulunan bir başkasının gönülsüz duâsından daha hayırlıdır. Kul günahkâr olmakla, Cenâb-ı Hak -hâşâ- onu terk etmiş demek değildir. Böyle olsaydı günahkârın kusurlarını söylemek "gıybet" nâmıyla büyük günahlardan biri addedilmiş olmazdı. İşte burada kim olursa olsun, Allâh'ın kullarından birinin gönlünü yapmanın ve onun samîmî duâlarını almanın değerini idrâk etmek gerekir.
Ashâb-ı kirâm, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e sordular:
"- En makbûl duâ hangisidir?"
Buyurdular ki:
"- Gecenin son kısmında ve her farz namazın ardında yapılan duâdır." (Tirmizî, Deavât, 78)
Duânın kabulü için talebin sırf lafzen ifâde edilmesi kâfî değildir. Kalb, seçilen kelimelerin yüklendiği mânâya âit arzularla titremeli ve duâ bir günâhın af edilmesi istikâmetinde ise onun bir daha işlenmemesi husûsunda kat'î bir azîm ve kararla birlikte talep edilmelidir.
Diğer taraftan duâların Hak katına yükselebilmesini temin etmesi bakımından istikâmet ve amel-i sâlihin ehemmiyeti pek büyüktür. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:
"Ona (Yüce Allâh'a) tertemiz kelimeler (samimî duâ ve niyazlar) yükselir. Bu yükselişi de sâlih amel gerçekleştirir." (Fâtır, 10)
Duâları, "havf ve recâ", yâni korku ve ümid arasında yapmaya gayret etmek îcâb eder. Duâ ve istiğfâr, ferd ve milletleri selâmete götürür, gelecek musîbetleri izâle eder.
Kalbî hastalıklardan kurtulabilme ve duânın kabûlü sadedinde Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- şöyle buyurur:
"- Nedâmet ateşiyle dolu bir gönülle, nemli gözlerle duâ ve tevbe et! Zîrâ çiçekler, güneşli ve ıslak yerlerde açar!"
İlk tevbe, ilk peygamber Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-'la başlamıştır. O tevbesinde:
قَالاَ رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ
"Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, mutlaka ziyân edenlerden oluruz." (el-A'râf, 23) diye niyâzda bulunmuştur. Bu duâ, kendilerinden sonra kıyâmete kadar gelecek evlâdlarına bir istiğfâr nümûnesi olmuştur.
Cenâb-ı Hak, kalblerin gafletten uyanması ve mânevî hastalıklardan şifâ bulması için kullarını tevbeye davet ederek şöyle buyurur:
"Ey îmân edenler! Samîmî bir tevbe ile Allâh'a dönün! (Ancak böyle yaptığınız takdîrde) umulur ki, Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter!.." (et-Tahrim, 8)
<<< Önceki Sayfa | Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>