İmandan İhsana Tasavvuf

 

 

 



   

KALBİN MÂHİYETİ

   ..:: 3 ::.. 

       Nitekim müşrikler, Mîrâc hâdisesi üzerine derhal bir yalanlama furyası başlatmışlardı. Maksatları, müminlerin kalbine şüphe ve vesvese tohumları ekerek onları îmândan çevirmekti. Bu sebeple pek çok sahâbîye gittikleri gibi Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-'a da gittiler ve ona müstehzî bir tavırla:
   "- Duydun mu, seninki semâlara çıktığından bahsediyormuş. Peki ya buna ne diyeceksin?" dediler.
   Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ise büyük bir îmân vecdi içinde, müşriklerin kulaklarına daha önce hiç duymadıkları ve bedbahtlıklarını bir kat daha katmerleştiren şu dâsitânî sadâkat cümlelerini nakşetti:
   "- O ne söylüyorsa doğrudur!.. Çünkü O, aslâ yalan söylemez! Ben O'nun her getirdiğine peşînen inanırım!" (İbn-i Hişâm, es-Sîret, II, 31)
   Şirkin temsilcileri, iğvâ ve vesvese teşebbüslerinin akîm (başarısız) kalmasıyla, kendilerine kahrederek bir kez daha elleri boş döndüler.

   Melekler, sırf hayra istîdâdlı olarak yaratılmışlardır. Şeytanlar, sâdece şer ve iğvâya çalışan varlıklardır. İnsanlar ise, bu ikisi ortasında bir mevkîye yerleştirilmiştir. Bu sebeple insan, ifrat ve tefritten kalbini muhâfaza ederek, ne şeytânî bir hâlete düşmeli ve ne de beşer tâkatinin güç yetiremeyeceği nisbette kendini melekiyyete zorlamalıdır. Fıtratının gereği olan muvâzene ve ölçüyü muhâfaza etmelidir.
   İnsanoğlunun hayatta en mühim vazîfesi ve en ciddî meşgalesi, mutlak ve sonsuz bir istikbâl olan "ölüm ötesi"ne hazırlanmak olmalıdır. Bu ise ancak, kalbin hakîkatini bilerek, onu kötülüklerden korumak ve rûhânî tesirlere tâbî kılmakla mümkün olur. Zîrâ dünyâda denge ve selâmet, âhirette huzur ve saâdet; kalb-i selîm sahibi olmaya bağlıdır. Böyle bir kalb ise "selîm", yâni yaratılıştan gelen temiz ve fıtrî husûsiyetlerini kaybetmemiş, selâmet-i dîniyye üzere olan kalb demektir. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in mübârek dudaklarından:
   "Her doğan çocuk, İslâm fıtratı üzere doğar. Daha sonra ana-babası onu (inançlarına göre) ya Hristiyan, ya Yahûdî, ya da Mecûsî... yapar." (Müslim, Kader, 22) mânâsıyla ifâdeye dökülen bu hakîkatin gösterdiği gibi kalbin fıtrî ve selîm yapısı, "İslâm" üzeredir. Ancak kalb, ne zaman ki menfî tesirlere mâruz kalır, işte o zaman selîm yapısı bozularak istikâmetini kaybetme ihtimâli doğar.
   Mânevî iklimlerin feyizli havasını teneffüs ede ede rûhânî tecellîlerle dolan kalblerde ise; güzel ahlâk, amel-i salih ve mânevî hâller husûle gelir. Kul, ancak bu sûretle fıtratındaki "ahsen-i takvîm"1 sırrına nâil olur. Hâdiselere ve varlıklara bakışta bir derinlik ve firâset kazanır ki bu da, varlığına âyetlerde işâret edilen "kalb gözü"nün2 önündeki perdelerin kalkarak mâverâyı (ötelerin ötesini) görür hâle gelmesi demektir. Hiç şüphesiz ki bu görüş, baş gözünün görüş sahâsının ötesindeki hakîkatler için mevzubahistir.
   Kalb gözü açılmaya istîdâdlı kimseler, terbiye ve irşâd olunmayı cân u gönülden arzulayıp, Hak yolunda ilerlemek için ciddî bir gayret sarf ederler. Fakat bunu samîmiyetle arzu etmeyenler, yakîn mertebesine varmak arzusundan gâfil bulunanlar, enbiyâ ve evliyânın telkînlerine kulak vermezler. İnad edip tekebbür göstererek, zulmet ve kasvet bataklıkları içinde fâsıklaşırlar. Gideceği yönü ve yolu tâyin edemeyecek bir hâldeki âmâlara acırlar da, bizzat dûçâr oldukları mânevî körlüğün felâketinden bîhaberdirler.
   İnsan, ilâhî emir ve nehiylerin teklîf edildiği bu imtihân âleminde, yalnız müsbete değil, menfîye de temâyül edebilecek şekilde, fiillerinde irâde ve ihtiyâr sahibi kılınmıştır. İrâde ve ihtiyârın ne şekilde tezâhür edeceğini tâyin eden, umûmiyetle kalbin sâhip olduğu müsbet veya menfî istikâmet çizgileridir. Kalbin ise birçok hâricî müessirlerin ve nefsânî temâyüllerin tesiri altında kalarak, zaman zaman yaratılış gâyesinden uzaklaştığı ve sâhibinin ebedî istikbâlini tehlikeye düşürecek bir hâle geldiği de, inkârı kâbil olmayan bir hakîkattir.
   Nefsâniyetin sultasındaki kalbler, küfür, şirk, ahlâksızlık, şehevî ihtiraslar ve vesvese huylarıyla doludur. Böyle kalbler, yaratılış gâyesinin tersine, ulviyyâta karşı körelmiş, süfliyâta karşı iştihâlanmıştır. Yine böyleleri, Kur'ânî tâbirle "Bel hüm edall"3 , yâni hayvandan da aşağı bir derekeye düşerek, dünyâ hayâtını gaflet serapları içinde ziyân ederler. Bu tip kalbler, illetli ve tedâvîye muhtaç durumdadır.

   ____________________
    1. Ahsen-i takvîm: En güzel bir sûret ve kıvamda yaratılmış insan.
    2.Bkz. Hac Sûresi, 46. âyet-i kerîme.
    3.Bkz. Furkan Sûresi, 44. âyet-i kerîme



<<< Önceki Sayfa | Ana Menü

 

Ana Sayfa | Tasavvufun Mahiyeti | Tasavvufî Terbiye | Marifetullah ve İlahi Mevhibeler
Tasavvufî Bazı Meseleler | Hak Dostlarından Nasihatler | Tasavvufî kıssalar ve ibretler
E-mail: info@imandanihsanatasavvuf.com
Bu sitede yayınlanan yazılar, Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendinin kitap ve makalelerinden derlenmiştir.
© 2004-2007 - Her hakkı mahfuzdur.