İmandan İhsana Tasavvuf

 

 

 



 

KALBİN MÂHİYETİ

   ..:: 2 ::.. 

       Melek ve şeytanın kalblerdeki tasarruf şekline gelince: Melekî vasıf ona, îmân, güzel huylar, amel-i sâlih, mahlûkâta şefkat, ibâdetleri huşû ile îfâ etmek gibi rûhânî hâller ile tasarrufta bulunur. Şeytânî vasıf ise küfür, şüphe, kötü ahlâk, şehevât, hevesât ve hevâiyyât gibi kötü hâlleri kalbe ilkâh eder (aşılar).
   Şeytanın kalbden uzaklaştırılması, ancak ibâdet ve zikrullâh sâyesindedir. Kalbler zikrullâh ile huzûr ve sükûna kavuşur. Zikirle huzur ve sükûn bulan kalb, kendisinde îmânın kökleşip sağlamlaşmasıyla mümkün olan en ulvî itmi'nân derecesine yükselir. Bir an gelir ki kalb, bir pancur gibi açılır ve sâhibine lâhût (idrâk ve müşâhede edilemeyen) ve nâsût (idrâk ve müşâhede sahâsına giren) âlemlerinin sırları ayân olur. Bütün esrârıyla kâinât, okunmaya hazır bir kitap hâline gelir.
   Melekî ve şeytânî vasıfların mücâdele sahası olan kalb, bu mücâdelede gâlib olan tarafın saflarına giren, onun vasfına bürünen, hareketli ve "değişken" bir yapıya sâhiptir. Kalb, beşerî irâdeye itâat ve teslim olma husûsunda diğer uzuvlardan farklıdır. Kalbin hayra da şerre de meyletmek husûsundaki fıtrî istîdâdı, dâhilî tesirlerden daha çok hâricî tesirlerle harekete geçer. Yâni hisler, "sünûhât" adı verilen ve kalbe kendiliğinden doğan havâtırdan (düşüncelerden) ziyâde, hâricî sebepler ile vücûd bulur. Bu husûsiyetiyle kalb, -adetâ- bulunduğu kabın şekil ve rengini alan suya benzer. Gönül ehliyse, tercih dirâyetini, kalbdeki müsbet temâyüllerden yana kullanarak selâmet iklîmine kavuşur.
   Âyet-i kerîmelerde buyurulur:
   "Ey îmân edenler! Allâh'tan korkun ve sâdıklarla beraber olun." (et-Tevbe, 119)
   "(Ey Rasûlüm!) Âyetlerimiz hakkında ileri-geri konuşmaya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak dur. Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zâlimler topluluğuyla oturma." (el-En'am, 68)
   "… Allâh'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ya da onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya (konuyu değiştirinceye) kadar kâfirlerle berâber oturmayın; yoksa sizler de onlar gibi olursunuz." (en-Nisâ, 140)
   İrâde, ona tesir edecek müsbet veya menfî müessirlerin başlangıçta tâyin, tesbît ve tercihinde kullanılır. Bu hâliyle kalb, mâruz kaldığı tesirlere göre şekillenişiyle bir çocuk oyuncağı olan "rüzgar gülleri"ne benzer. Zâten "kalb" kelimesinin lügatlerdeki karşılığına bakıldığında görülecek olan, "bir şeyi zıddına çevirme, şekil ve renk değiştirme" mânâları da, insanın en merkezî uzvu olan kalbdeki bu husûsiyeti te'yîd eder mâhiyettedir.
   Hadîs-i şerîfte buyurulur:
   "Kalb, bomboş bir arazide rüzgarların oraya buraya savurduğu bir kuş tüyüne benzer." (İbn-i Mâce, Mukaddime, 10; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 408)
   Asr-ı saâdette cereyân eden şu hâdise, kalbdeki bu "değişme" husûsiyetini gâyet açık bir sûrette ifâde eder:
   Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, birgün Hanzala -radıyallâhu anh-'a rastladı. Hâl ve hatırını sordu. Hanzala -radıyallâhu anh- büyük bir teessür ve endîşe içinde:
   "- Hanzala münâfık oldu, ey Sıddîk!" dedi.
   Hazret-i Ebû Bekir:
   "- Sübhânallâh! Bu nasıl söz böyle?" deyince, Hanzala -radıyallâhu anh- şöyle devâm etti:
   "- Biz, Hazret-i Peygamber'in sohbetinde iken, O bize cennet ve cehennemi hatırlatıyor, hattâ onları gözle görüyormuş gibi bir hâle bürünüyoruz. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in huzûrundan çıkıp çoluk-çocuğumuz ve dünyevî maîşetimizle meşgûl olmaya dalınca da, duyduklarımızın pek çoğunu unutuyoruz. (O'nun sohbetindeki feyz ve rûhâniyetimizi kaybediyoruz.)" dedi.
   Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:
   "- Vallâhi, buna benzer hâller bizde de oluyor." dedi.
   Bunun üzerine ikimiz kalkıp doğru Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in huzûruna vardık ve durumu kendisine arz ettik. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de:
   "- Canım kudret elinde olan Allâh'a yemîn ederim ki, benim yanımdaki hâlinizi devâmlı muhâfaza edip, zikr-i dâimî üzere olabilseydiniz, yatakta yatarken de, yollarda yürürken de melekler sizinle musâfaha ederlerdi. (Üç defâ tekrarlayarak):
   "- Yâ Hanzala! Bâzen öyle, bâzen de böyle olur!" buyurdu." (Müslim, Tevbe, 12) Yâni hem âhiretin hakîkat ve sırlarıyla dolarak kulluk, hem de hayatın devâmı için dünyevî meşgale bir arada yürümelidir.
   Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kalbdeki "telvîn", yâni bir hâlden diğer bir hâle geçme husûsiyetini bu sûretle îzâh buyurmuşlardır. Tasavvufun başlıca hedeflerinden biri de, kalbdeki bu "telvîn" hâlini, sohbet ve zikrin bereketiyle olabildiğince "temkîn" (istikamette istikrar) hâline dönüştürmektir. Yâni kalbi, ilâhî istikâmete yönlendirip o minvâl üzere sâbitleştirmektir. Sahâbî arasında Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, bu hâlin en güzel misâlidir. Mîrâc hâdisesinde sergilediği kalbî sarsılmazlık ile, hiçbir tereddüd göstermeksizin, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'i aynen tasdîk edişi, ancak kalbinin kazandığı temkîn ile îzâh olunabilir.

 

<<< Önceki Sayfa | Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>

 

Ana Sayfa | Tasavvufun Mahiyeti | Tasavvufî Terbiye | Marifetullah ve İlahi Mevhibeler
Tasavvufî Bazı Meseleler | Hak Dostlarından Nasihatler | Tasavvufî kıssalar ve ibretler
E-mail: info@imandanihsanatasavvuf.com
Bu sitede yayınlanan yazılar, Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendinin kitap ve makalelerinden derlenmiştir.
© 2004-2007 - Her hakkı mahfuzdur.