İLM-İ NÂFÎ (FAYDALI İLİM)
..:: 4 ::..
Kâinât, ilâhî neşvenin menbaından taşan tecellîler sergisidir. İnsan denilen meçhûl muammâ, ilâhî neşvenin kâmil bir tecellîsidir. İnsanoğlunu dünyâda kemâle erdiren, ulvî neşveler taşıyan bir yürek sâhibi olmasıdır. Hallâc, taşlanırken dahî kâmil bir kalb aradı. Gül atana esef etti. Öylece gitti.
Zîrâ kâinatta her zerre, her an bize ilâhî neşveden tâze bir haber ve selâm veriyor. Kundaktaki yavrunun gülüşünden, bir kelebeğin kanat çırpışına, bülbüllerin feryâdından, bahârın renk ve râyiha cümbüşüne kadar her şey ilâhî neşvenin binbir tecellîsi değil de nedir? İşte ilm-i nâfînin en ihtişâmlı tezâhürü, kâinât kitâbını gönül gözüyle okumaktır. Âlemin hikmet, ibret ve ilâhî tecellîlerden ibâret olduğunun idrâkine varmaktır. Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmelerde:
"Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık." (ed-Duhân, 38)
"Sizi abes yere yarattığımızı ve sizin hakîkaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?" (el-Mü'minûn, 115) buyurmaktadır.
Buna göre her ilim, insanı yaratılış gâyesi mûcibince ibret ve hikmete götürmeli, kâinattaki ilâhî ihtişâmı temâşa edip mutlak sanatkâra ulaştırmalıdır. Cenâb-ı Hak, tabiatı, rûha ferah râyihalar sunan rengârenk çiçeklerle tezyîn etmiştir. En abûs bir surat bile, bunları seyrederken rûhuna bir in'ikâs olur, yüzünde tebessümler belirir. İşte nebâtâtı mevzu edinen bir botanik ilminde bile, nâfî ilim olgunluğuna ermiş bir müminin kalbi, bütün beşeriyyetin yüzünde tebessüm uyandıran bir çiçek bahçesi hâline gelir.
İlâhî sanatın teşhîr edildiği diğer bir sırlar hazînesi de insan vücûdudur. Bu hazîneyi keşfederek ilmini nâfî hâle getiren bir doktor, ilâhî kudret karşısında duyacağı hayranlıkla, hastasına yaratıcısından ötürü tevâzû, şefkat ve hürmetle nazar edebilme fazîletine erer.
Diğer taraftan bu ufka ulaşamayan bir insan, ilim ve dünyevî mevkîlerde zirve noktada bile olsa, yine de noksandır. Zîrâ bir ilmin kıymeti, dünyâ ve âhirette faydası olacak kalbî olgunluk ve ahlâkî mükemmellikle ölçülür.
Bütün bunlardan anlaşıldığı üzere, ilm-i nâfînin yolu bâzı mânevî hasletlerin gönülde yer etmesinden geçmektedir. Yâni nefsin, riyâ, kibir, tamah, fahır, hubb-i riyâset vs. gibi bütün kötü sıfatlardan temizlenmesi; bunun netîcesinde de gönlün, takvâ, huşû, merhamet, sabır, şükür, tevâzû, kanaat, zühd, verâ, Hakk'a tevekkül gibi ahlâk-ı Muhammediyye ile muttasıf olması zarûrîdir.

İlm-i nâfînin yeşerdiği iklim ve çerçeveyi İmâm-ı Rabbânî Hazretleri kısaca şöyle beyân buyurur:
"Ey dîn kardeşlerim! Hepimizin üzerine en önce gereken şey, îtikadımızı Kitab ve sünnete göre düzeltmektir. Bid'at ve dalâlet ehli, kendi bâtıl hüküm ve îtikadlarını Kitab ve sünnete uygun zannederler. Hâlbuki onların îtikadları hak ve hakîkatten fersah fersah uzaktır."
Bundan sonra da dînin hükümlerini, helâl ve haramı, farz, vacib ve sünnetleri bilmek ve bunları amel-i sâlihler sûretinde tatbik etmek lâzımdır. Ancak bütün bunların kâmil mânâda gerçekleşmesi için de her zaman kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye etmek zarûrîdir. Zîrâ îtikad düzgün olmadığı takdirde dinî hükümleri bilmenin; dinî hükümler bilinmediği takdirde amel işlemenin; amel işlenmediği takdirde kalbi tasfiye ve nefsi tezkiyenin; tasfiye ve tezkiye gerçekleşmediği takdirde de îtikad, amel ve ilmin hiçbir faydası olmaz...
İşte ancak bu temel esasların oluşturduğu bir zeminde yeşerecek olan ilim ve davranışlar, ilm-i nâfî dâiresine girerek mârifet mâhiyetini kazanmış olur.
Ey Rabbimiz! Bizleri dâimâ ilm-i nâfî ile rızıklandırmanı niyâz eyler, faydası olmayan her türlü ilimden sana sığınırız!.. Bizleri ilmiyle amel edenlerden kıl! İlmini irfân haline getirip mârifetullâh semâlarına yükselen ve böylece mîrâcına vâsıl olan bahtiyarlardan eyle!..
Âmîn!..
<<< Önceki Sayfa | Ana Menü