İmandan İhsana Tasavvuf

 

 

 



  

İLM-İ NÂFÎ (FAYDALI İLİM)

..:: 3 ::..

    İlm-i nâfîden, yâni ilimdeki kalbî olgunluktan mahrûm kimseler, netîcede ne öğrenirlerse öğrensinler, en büyük hakîkat olan Hakk'a vuslattan mahrûm kalırlar. İlim, ancak kulak ve zihinden kalbe inip kalben de hazmedildiği takdirde, sâhibi için güzel tecellîler hâsıl eder. Ancak böyle bir ilim, sûretten sîrete, yâni güzel ahlâk, amel-i sâlih ve Allâh korkusuna inkılâb eder.
   Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede şöyle buyurmuştur:
   "(Rasûlüm) de ki: Rabbim, ilmimi artır!.." (Tâhâ, 114)
   Bu artış, kulun takvâ ve haşyet duygularının seviye kazanmasıdır. Zîrâ yine Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulduğu üzere:

إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ

   "... Kulları içinde ancak âlimler Allâh'tan (gereğince) korkar..." (Fâtır, 28)
   Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:
   "İçinizde Allâh'tan en çok sakınanınız (en muttakî olanınız) ve O'nu en çok bileniniz benim." (Buhârî, Îmân, 13; Edeb, 72) buyurmuştur.
   Demek ki ilim, gönle ulaşmamış ve sâhibini Allâh sevgi ve korkusuna götürmemişse, sâhibine zâhiren âlim dense bile, hakîkatte âlim sayılmaz.
   İmâm Gazâlî -kuddise sirruh-, sırf dünyevî ilimlerle meşgûl olup, bunların "kîl ü kâl"iyle ömrünü tüketerek Rabbini unutan kimselere şöyle hitâb eder:
   "- Ey oğul! Kelâm, mantık, belâgat, şiir, sarf, nahiv ve emsâli ilimleri irfâna geçirememişsen yazık sana! Allâh -celle celâlühû-'nun, kendisine ibâdet edesin diye vermiş olduğu ömrü zâyi etmekten başka eline ne geçti."
   Gerçekten de kulu Hak katında hüsrâna uğratıp cennet ve cemâlullâha kavuşmaya faydası olmayacak bir ilim neye yarar? İnsanı sonunda İblîs, Bel'am bin Baura ve Kârun'a benzeten ve onların gurur, kibir, kendini beğenme, herkese tepeden bakma, nihâyet Hakk'a isyân etme gibi kötü sıfatlarıyla dolduran bir ilme, ilim denilebilir mi? Aslâ! Bu bakımdan İslâm büyükleri ilim hakkında:
   "İlim, idrâk etmektir. İdrâk gerçekleşmeden ilim tahakkuk etmez. Bu idrâkin müntehâsı ise mârifetullâhtır. Bu yönüyle mârifetullâh bütün ilimlerin özüdür. İlimler bu ilme yakınlığı derecesinde değer kazanırlar..." demişlerdir.
   Hazret-i Mevlânâ buyurur:
   "Hünerli ve bilgili kişi iyidir ama, İblis'ten ibret al da ona pek değer verme! Zîrâ İblis'te de bilgi vardı. Ama o, Âdem'in topraktan yaratılışını, dış yüzünü gördü de, onun hakîkatini göremedi."
   "Nice ilim, akıl ve anlayış vardır ki, hakîkat yolcusuna gulyabâni kesilir, yolunu vurur. Onun için cennetliklerin ekserisi, filozofların şerlerinden korunabilmiş, saf ve ehl-i kalb kimselerdir. Ey gâfil! Gururdan, kendini beğenmekten kurtul ve lüzumsuz şeyleri üstünden at ki her an sana ilâhî rahmetler yağsın."
   Hiçbir insan, sırf aklıyla hakîkate ulaşamaz. Zîrâ kâinât, akılla tahlîl edildiğinde sayısız muammâ ile karşılaşılır. Akıl, dünya işlerini görmekte faydalıdır ama ilâhî vahiyden feyizlenmediği takdîrde hakîkat yolunda kifâyetsizdir. Hakîkate ulaşmak, akla ilâveten bir îman ve aşk işidir. Vahiyle terbiye edilmiş selîm bir muhâkeme, hakîkat arayışında kulu bir noktaya ulaştırabilir. Onun ötesindeki sır ve hikmetlerin idrâkinde ise ancak gönül kanatları ile mesâfe alınabilir.
   Hakîkatler ve sırlar âlemine açılmada aklın rolü, dar bir kapı gibidir. Buna rağmen onsuz, irfâna ulaşmak mümkün olmadığı gibi, hiçbir akılsız da "ârif" olamaz. Lâkin sırf akıl da sâhibini "irfân"a nâil kılamaz. Aklın sathında kalarak dîni kâmil mânâsıyla idrâk etmek, mümkün değildir. Zîrâ akıl, bir basamaktır. Oradan aşka sıçrayabilmek gerekir. Hazret-i Mevlânâ, bu merhaleleri kat edebilmek için:
   "Mustafâ'nın önünde aklı kurbân et." buyurmuştur.
   Hakk'a giden yolda, aklın nihâyetinden sonra gönül vecdine ihtiyaç vardır.
   Cümle ehlullâh, bu varlık denizinden aşk ile geçtiklerini ifâde ederler. Nitekim onlarda, hakîkate vuslatın vecdinden fışkıran aşk nağmelerini bol bol duyarız. Onların nazarında bu vîrân dünyanın kıymeti yok olmuştur. İstiğrak hâlindeki aşkın neşvesi onları sarmıştır. Bu sebeple dâimâ asıl gâyeye yönelirler. Allâh'ın velî kulları; birer ahlâk âbidesi olan peygamberlerin nefisleri terbiye etme vazîfelerini, insanlık içinde önce nefislerinde bizzat yaşamak ve ardındakilere misâl teşkîl etmek sûretiyle tamamlayan, rûh dünyâsının zirve şahsiyetleridir.
   Kalb gözü açılan mümin, her yerde Rabbin ilâhî tecellîlerini müşâhede eder. Bu hâl, bir kerâmet değil, irfan ve mârifete dönüşmüş bir ilimdir. Gönüldeki hakîkî aşkın mahsûlüdür. Hak dostları ilâhî aşkın verdiği bu görüş dirâyetiyle âlemi ilâhî kudret tecellîleri içinde müşâhede ederler. İnsanı, eşyâyı ve kâinâtı, kendi sır ve hakîkati ile görürler.
   Hakîkaten bilgi, kalbe saplanan gurur vesîlesi bir diken olursa, onun gâyesi olan gülden ne râyiha duyulabilir?! Rüzgarların, ırmakların, dağların dilinden anlamayan; güllerden, ağaçlardan, çiçeklerden, kurtlardan, kuşlardan ibret almayanlar için hayatın ne tadı olabilir?! Onların telkîn ettiği ilâhî sanatı hissedememek, kalbin olgunlaşmamış bulunduğuna alâmettir.
   Sâdî-i Şîrâzî gönülleri hikmete yönlendirip, ilm-i nâfîye şöyle dâvet eder:
   "Ayık kişiler nazarında ağaçların yeşil yaprakları bile bir dîvândır. Her zerre, CenâbHakk'ın ilâhî sanatını ifşâ etmiyor mu?"


<<< Önceki Sayfa | Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>

 

Ana Sayfa | Tasavvufun Mahiyeti | Tasavvufî Terbiye | Marifetullah ve İlahi Mevhibeler
Tasavvufî Bazı Meseleler | Hak Dostlarından Nasihatler | Tasavvufî kıssalar ve ibretler
E-mail: info@imandanihsanatasavvuf.com
Bu sitede yayınlanan yazılar, Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendinin kitap ve makalelerinden derlenmiştir.
© 2004-2007 - Her hakkı mahfuzdur.