İmandan İhsana Tasavvuf

 

 

 



   

İLM-İ NÂFÎ (FAYDALI İLİM)

..:: 2 ::..

   Yine kıssadan anlaşılacağı üzere; bu fânî vücûd gemisi ölüm girdabında çırpınırken, yâni dünyâya büyük vedâ ânı olan ecel yaklaşınca; asıl ihtiyâca cevap vermeyen, yaşanmayan, irfâna dönüşmeyen, rûhsuz, kuru ve sırf nefsin rahatına hitab eden bilgiler fayda vermeyecektir.
   Öyleyse ecel gelmeden önce bütün bilgileri Allâh rızâsını kazanmaya medâr olabilecek bir vasfa dönüştürmek îcâb eder. Çünkü vücûd gemisi ölüm ile çatırdarken, sırf toprağa terk edilecek bedenin rahatına yarayan ilimlerden bir medet umulamaz. O anda "kalb-i selîm"e ihtiyaç vardır. Kalbin ise ecel gelmeden önce, nefs engelini bertarâf etme netîcesinde bu vasfı kazanması gerekir. Bu merhaleye ulaşamayanlar, açıldıkları bu engin deryâda helâk olmaktan kurtulamazlar. Fakat nefsini ölmüş sayılabilecek derecede gurur, kibir ve heveslerden kurtaranı, deryâ misâli olan bu yeni âlem başı üzerinde taşır, onu helâk olmaktan kurtarır. Bu keyfiyeti îzâh için buyrulmuş olan:

" مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا"

"Ölmeden evvel ölünüz!" nasîhatine gönül vererek iç dünyâmızdaki nefsânî temâyülleri en az seviyeye düşürmeye gayret etmelidir. Nefsânî arzuları bertarâf etmek için, insanın zaman zaman kendini murâkabe etmesi lâzım geldiği husûsundaki:

" حَاسِبُوا قَبْلَ اَنْ تُحَاسَبُوا "

"İlâhî mahkemede hesâba çekilmeden evvel, nefsinizi hesaba çekiniz!" îkâzını da hatırdan uzak tutmamalıdır.

   Rivâyete göre bir âlim şöyle anlatır:
   Yüzlerinde nûr ve hayrın açıkça görüldüğü bir cemaat içinde İmâm Gazâlî'yi gördüm. Üzerinde yamalı elbise ve elinde bir ibrik vardı. Kendisine dedim ki:
   "- Ey İmâm! Bağdat'taki Nizâmiye Medresesi'nin baş müderrisliği bundan daha iyi değil miydi?"
   Bana derin derin baktı ve dedi ki:
   "- Saâdet dolunayı irâde semâsına doğunca, akıl güneşi vuslat yolunu gösterdiği için böyle yaptım." (Muhammed b. Abdullâh el-Hânî, Âdâb, s. 9)
   Bu sebepledir ki insanı dünyâ ve âhirette saâdet ve selâmete ulaştırmakta en müessir ilim, Allâh'ı en güzel bir sûrette kalben tanıyabilmek ve bu bilginin doğurduğu aklî, vicdânî ve kalbî bir mes'ûliyetle sâlih amelleri en mükemmel seviyede îfâ etmektir. Zîrâ bu duyuş, derinlik ve anlayış mevcûd olmadığı takdirde, fayda hâsıl etmeye yarayan bütün ilimlerin maddî veya mânevî pek çok zararlı netîceleri bertaraf edilemez. Onun içindir ki ilm-i nâfî, hadd-i zâtında bir ufuk ve zihniyet meselesidir. O olmadan, ilimlerdeki istifâde imkânları da kuvveden fiile çıkamaz. Aksine şerre âlet olurlar ki bu durumdan kurtulmanın yegâne çâresi, ilm-i nâfî dediğimiz kalbî olgunluk ve hasletlerin kazanılmasıdır.
   Nitekim ilm-i nâfî olgunluğundan mahrûm bir kimse, faraza hukuk tahsili gördükten sonra, hak ve adâlet tevzî edeceği yerde bir cellat; tıp tahsili yapmış bir kimse de şifâ dağıtacağı yerde bir insan kasabı kesilebilir. İlmî kâbiliyetine rağmen, merhamet ve muhabbetten mahrûm bir idâreci ise emri altındakilere yalnız zehir saçar. Böyle kimseler, bir câhilin cehâletiyle yapamayacağı zararın daha beterini, ilim sâyesinde kolaylıkla irtikâb edebilirler.
   Yûnus Emre Hazretleri ne güzel söyler:
      İlim okumaktan murâd,
      Kişi Hakk'ı bilmektir,
      Çün okudun bilmezsin,
      Ha bir kuru emektir!..
   Bu itibarla her insan, dünya ve âhiret işlerinde muvaffak olup maddî-mânevî terakkî edebilmek için muhtelif ilimlerle meşgûl olurken her şeyden evvel ilm-i nâfî aydınlığına ve gönül derinliğine muhtaçtır.
   Gerçekten, insanı gurur ve kibire sevk eden, sonunda da helâk girdabında boğan bir ilim, zâhiren güzel ve faydalı şeylerden ibaret olsa bile hakîkatte vebâlden başka nedir ki? Bunun için Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, CenâbHakk'tan ilmi daimâ bu istikâmette talep etmiş ve:
   "Yâ Rabbî! Senden ilm-i nâfî (faydalı ilim) istiyorum! Faydası olmayan ilimden Sana sığınırım!.." (Müslim, Zikir, 73) diye niyâz eylemiştir.
   Bu mânâ çerçevesinde tasavvuf ilminin de özü sayılabilecek olan ilm-i nâfî, kulu zühd, takvâ ve ihsân ile tezyîn etme gayretidir. Böyle olanların ilmi, artık mârifet olmuş demektir.
   Hazret-i Mevlânâ şöyle der:
   "Sırf zâhir âlimi olanlar, sahalarına göre geometri, astronomi, hekimlik ve felsefenin inceliklerini bilirler. Bilirler ama, bunlar hep göz açıp kapayıncaya kadar gelip geçen şu fânî dünyaya âit bilgilerdir. Bunlar, insana yedinci kat göğün üstüne, yâni mîrâca çıkacak yolu göstermezler."
   "Allâh yolunu ve o yolun varılacak menzillerinin bilgisini, nefislerine mahkûm gâfiller bilmezler! Allâh yolunun bilgilerini ancak, gönül ehli olan ârifler, akılları ile değil, gönülleri ile bilirler!"


<<< Önceki Sayfa | Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>

 

Ana Sayfa | Tasavvufun Mahiyeti | Tasavvufî Terbiye | Marifetullah ve İlahi Mevhibeler
Tasavvufî Bazı Meseleler | Hak Dostlarından Nasihatler | Tasavvufî kıssalar ve ibretler
E-mail: info@imandanihsanatasavvuf.com
Bu sitede yayınlanan yazılar, Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendinin kitap ve makalelerinden derlenmiştir.
© 2004-2007 - Her hakkı mahfuzdur.