İmandan İhsana Tasavvuf

 

 

 



  

TASAVVUF ve FELSEFE

..:: 2 ::..

    Felsefe erbâbı, her şeyi akılla izâha kalkıştığı için, ne kendilerini ve ne de toplumları irşâd edebilmişlerdir. Zâten akıl bütün işi görebilecek kudrette olsaydı; hidâyet rehberi Peygamberlere ihtiyaç olmazdı. Bu bakımdan, akıl vahyin kılavuzluğuna muhtaçtır.
   Bu gerçeği farkeden bâzı filozoflar, aklın bu âcizliğini îtiraf ile, hakîkati araştırma konusunda başka vâsıtalar aramaya koyulmuşlardır. Böyle filozoflardan biri olan Fransız filozof Henry Bergson (d.1859, ö.1941), "Entuisyon" denilen "hads", yâni sezgiyi hakîkate ulaşmanın vâsıtalarından biri olarak kabul etmiştir. Bu kelime, eskilerin "sünûhât-ı kalbiyye" dedikleri mükâşefe ehlinin kalbî faâliyetinin adıdır. Bergson, birtakım rûhî temrinlerle (tasavvufta zikir vs.) kalben arınan dindarların vâsıl oldukları mânevî bir mertebede içlerine doğan gerçeklere, fizîkî hakîkatlerdeki gibi laboratuvar tecrübeleriyle kontrol edilemedikleri gerekçesiyle itirazın yersiz ve mantıksız olduğunu ileri sürmüştür. Tasavvufî tecrübelerde olduğu gibi bütün mücerred gerçeklerin laboratuvar tecrübesine mevzû olmadığını belirtmiştir. Bu da, felsefenin pek az bir kısmının dîne ve netîce itibariyle de tasavvufa yatkın bir mâhiyet arz ettiğini göstermektedir. Kâhir ekseriyetiyle filozoflar, hakîkate ulaşmak için akıldan başka bir vâsıta kabul etmemekte ve birbirlerini nakzetmekle vakit geçirmiş bulunmaktadırlar. Buna mukâbil enbiyâ ve onların vârisi mevkiindeki evliyâ, hep aynı kaynaktan, yâni vahiy ve ilham yoluyla feyizlendikleri için birbirlerini te'yîd edegelmişlerdir.
   Büyük İslâm mütefekkiri İmâm Gazâlî -rahmetullâhi aleyh- şöyle buyurur:
   "Felsefe mevzuundaki idrâk, tedkîk ve tenkid safhalarından sonra bu husustaki yoğun mesâimi sona erdirince maksadım itibariyle bu ilmin de yetersiz olduğunu, aklın tek başına her şeyi kavramaya elverişli olmadığını, onun her meselenin üzerindeki perdeyi kaldıramayacağını anladım."
   Gazâlî Hazretleri'nin akıl ve mârifet sahaları arasındaki hâlini, Necip Fâzıl Kısakürek bir eserinde şöyle anlatır:
   "İslâm'ın hücceti" diye anılan büyük tefekkür adamı... O; ilmî, fikrî bütün kafa ve idrâk işlerini bir tarafa bırakıp gerçek mârifet istikâmetine yöneleceği zaman şöyle dedi:
   "- Gördüm ki, her şey Peygamberler Peygamberi'nin ruh feyzine sığınmaktan ibâret ve gerisi sâdece yalan ve dolan, vehim ve hayal!.. Akıl ise bir hiç... Sâdece hudut!"
   Ve cihânın bir eşini görmediği bu mutantan kafa, bütün istifhamlarını söndürüp, Peygamberler Peygamberinin rûh feyzine sığındı, hudutsuzu buldu." (Velîler Ordusundan, s. 213)
   Hakîkaten mahdud bir akıl ile belli bir noktaya kadar gidilebilir. Fakat bütün hakîkat bu sınırların muhtevâsından mı ibârettir!? Onun ötesinde hiç mi hakîkat yoktur? İşte bu gibi suâllerin tatmin edici cevâbını, felsefe gibi madde üstü bir tefekkür olan, fakat vahyin menbaından beslendiği için ondan tamâmen ayrılan tasavvufun gönül dünyâsında bulmak mümkündür.
   İnsanı yaratan ve onun husûsiyetlerini en iyi bilen, Allâh Teâlâ'dır. Bu sebeple hakîkat yolunda aklın, ilâhî tebliğin ışığında yürümeye mutlak bir sûrette ihtiyacı vardır. Aklın varabileceği son noktadan daha ötelerde ise kalb ve keşif yolunun devreye girmesi zarûrîdir. Kalbî hayat ve onun mânevî duyuş ve hissedişleri olmaksızın sırf akılla sonsuz hakîkatler âlemine geçilemez.


<<< Önceki Sayfa | Ana Menü

 

Ana Sayfa | Tasavvufun Mahiyeti | Tasavvufî Terbiye | Marifetullah ve İlahi Mevhibeler
Tasavvufî Bazı Meseleler | Hak Dostlarından Nasihatler | Tasavvufî kıssalar ve ibretler
E-mail: info@imandanihsanatasavvuf.com
Bu sitede yayınlanan yazılar, Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendinin kitap ve makalelerinden derlenmiştir.
© 2004-2007 - Her hakkı mahfuzdur.