İmandan İhsana Tasavvuf

 

 

 



  

TASAVVUFUN LÜZÛMU

..:: 5 ::..

    Bu kalbî incelikler hac ibâdetinde daha da öne çıkar. Hac zâhiren şeklî ve bedenî tarafı ağır basan bir ibâdet görünümündedir. İhrâm, tavaf, Arafat'ta vakfe, kurban kesmek, Müzdelife'ye gitmek gibi. Bunlar ise, haccın sâdece sûret tarafıdır. Haccın mânevî yapısına bakıldığında ise, kıyâmetin ve mahşer gününün hatırlanması, ilâhî hesabın tefekkürü, geçen ömrün muhasebesi görülür.
   Müminler câmide, makâm-mevkî, zengin-fakir ayrımı gözetmeksizin aynı safta, omuz omuza namaz kılarlar. Bununla birlikte giyim ve kuşamlarına bakarak onların ictimâî hayattaki mevkîlerini ve refah seviyelerini az çok anlamak mümkündür. Fakat hacda bu bile yoktur. Milyonlarca insan âdetâ beyaz bir kefene bürünmüş, dünyevî rütbe ve apolet farklılığı tamamen ortadan kalkmıştır. Hacılar kalbî bir inceliğe, zerâfete ve duygu zenginliğine yönlendirilmiştir. Öyle ki ihramlıyken bâzı meşrû şeyler bile yasak hâle gelmiştir. Meselâ, ot koparmak, hayvan öldürmek, av avlamak, hattâ avcıya avı göstermek bile yasaklanmıştır. Boş konuşmalar ve gereksiz meşgûliyetler men edilmiş, böylece kalb hassâsiyetinin yüksek bir seviye kazanması hedeflenmiştir.
   Kurban ibâdeti de zâhiren müşahhas bir faâliyeti gerektirir. Fakat diğer ibâdetlerde olduğu gibi kurbanı da makbûl kılan, kalbin ameli olan niyettir. Bu husustaki fermân-ı ilâhî çok nettir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

لَن يَنَالَ اللَّهَ لُحُومُهَا وَلاَ دِمَاؤُهَا وَلَـكِنْ يَنَالُهُ التَّقْوَى مِنكُمْ

    "Onların ne etleri ne de kanları Allâh'a ulaşır; fakat O'na sadece takvânız ulaşır." (el-Hacc, 37)
   Âyet-i kerîmeden de anlaşılacağı üzere kurban kesmediği takdirde etrafın ayıplamasından korkarak veya buna benzer düşüncelerle kurban kesenlerin, bununla CenâbHakk'ın rızâsını tahsîl etmeleri mümkün değildir.
   Nitekim Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-'ın oğullarından Kâbil'in, yasak savma kabîlinden sunduğu kurbanının kabul edilmemesi, buna karşılık, Hâbil'in samîmiyetle Allâh'a sunduğu kurbanın makbul olması, bu gerçeğin diğer bir şâhididir.
   Bu hâdise Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle anlatılır:
   "Onlara, Âdem'in iki oğlunun haberini gerçek olarak anlat: Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen kardeş, kıskançlık yüzünden), "- Andolsun seni öldüreceğim" dedi. Diğeri de "Allâh ancak takvâ sahiplerinden kabul eder." dedi." (el-Mâide, 27)

    Bütün bunlardan da anlaşılacağı üzere ibâdetlerin "makbûl", amellerin "sâlih" vasfa kavuşabilmesi, ancak kalbî olgunluk ve dirâyetle mümkün olabilmektedir. O takdirde her şeyden önce mânevî terbiye ile kalbin tasfiye edilmesinin elzem olduğu gerçeği hâsıl olmaktadır.
   Ancak bunun mânâsını iyi anlamak îcâb eder. Çünkü huşû ve takvâ ile ibâdet yapamama endişesi ve riyâ tehlikesi sebebiyle, -kusurlu da olsa- yapılmakta olan amelleri terk etmek, aslâ doğru olmaz. Yapılan amelleri terk etmek değil, onları mümkün olduğunca ihlâs, huşû ve takvâ gibi kalbî hassâsiyetlerle kemâle erdirmeye gayret etmek lâzımdır. Çünkü mâneviyat yolu çetinliklerle doludur. Nefsânî temâyüllerle mücâdeleyi gerektirir. Netîceye birdenbire ve basit bir şekilde ulaşılamaz. Huşû, mânevî yükselişte bir zirvedir. Zirveye tırmanmak ise, adım adımdır. Bu yolda hem beşerî irâdeyi kullanmak ve hem de CenâbHakk'ın lutuf ve keremini niyâz etmek lâzımdır.
   Amellerin keyfiyetini kalbin istikâmeti tâyin ettiğinden; kalbe kâmil bir istikâmet kazandırmayı hedefleyen tasavvufun lüzûmu apaçık ortadadır. Bu bakımdan, yüce dînimizi kuru bir kâideler manzûmesi olarak görmek ve bu şekilde takdîm etmek arzusunda olan kimi çevrelerin tasavvufu red yönündeki çırpınışları hayli mânidardır.
   Hatâ, yanlışlık ve istismarlar, her sahada olduğu gibi dînî ilimlerde de vâkî olabilir. Bunlar, ehli tarafından gâyet kolay bir sûrette temyîz edilebilir. Fakat bu hatâ ve istismarları, -kasıtlı olarak- sırf dînin kalbî hayatı demek olan tasavvuf ilmine münhasırmış gibi göstererek onu red ve inkâr etmek, beşerî olan zaaf ve kusurları dîn veya tasavvufun aslına mâletmek gibi bir mantıksızlığın eseridir. Yâni, süflî arzuları için tasavvufu istismâr edenlerin mevcûdiyeti sebebiyle diğer tarafta istikâmet üzere devâm eden tasavvuf anlayışını da reddetmenin hiçbir mantıkî îzâhı olamaz. Bu durum, tıpkı tıp ilmini yanlış gâyeler için kullanan kimseler var diye, o ilmi tümden redde kalkışmaya benzer. Böyle bir anlayış ise, ya çok gâfilce ya da ard niyetli bir düşüncenin mahsûlüdür.
   Tasavvufu yaşadığını zanneden birtakım liyâkatsiz veya kötü niyetli insanların tatbikâtına bakarak onu anlamak imkânsızdır. Zîrâ tasavvuf, her kantarın çekebileceği bir yük olmadığından, ehil olmayan kimselerin davranışlarında ortaya çıkan muhtevâ ile işin aslı arasındaki muazzam fark, insaf ve mantık ölçüleriyle bakıldığında sathî bir nazarla bile kavranabilir.
   Tasavvufu, kaba ölçülerle anlamak imkânsızdır. Zîrâ tasavvuf, gönül ufkuna âit bir hâdise olup temel harcı aşk ve muhabbettir. Muhabbetten nasîbsiz kimselere o ne kadar anlatılsa fayda vermez. Bu, tıpkı doğuştan gözleri görmeyen bir insana renk târif etmek gibi faydasız bir çaba olur.
   İnsan, ne kadar kendi iç âleminin tefekküründen uzaklaşırsa, o nisbette otomat ve taklitçi olmaya mahkûmdur. İçindeki rûhânî âleme güçlü olarak dalamayan, onu tanımayan ve feyz mahrûmu bir insan, etrâfındakileri taklîd eder. Umûmî cereyâna kendini kaptırır. Bir şahsiyet ve karakter vaz edemez.
   İlâhî vuslata nâiliyet, gönlü servet, şöhret ve dünyevî endişelerden vazgeçirebilmekle mümkündür.


<<< Önceki Sayfa | Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>

 

Ana Sayfa | Tasavvufun Mahiyeti | Tasavvufî Terbiye | Marifetullah ve İlahi Mevhibeler
Tasavvufî Bazı Meseleler | Hak Dostlarından Nasihatler | Tasavvufî kıssalar ve ibretler
E-mail: info@imandanihsanatasavvuf.com
Bu sitede yayınlanan yazılar, Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendinin kitap ve makalelerinden derlenmiştir.
© 2004-2007 - Her hakkı mahfuzdur.