İmandan İhsana Tasavvuf

 

 

 



 

TASAVVUFUN LÜZÛMU

..:: 4 ::..

     Hazret-i Mevlânâ bu âyet-i kerîme hakkında zâhirî mânâya ilâveten bir de işârî olarak;
   "Namazdan sonra da namazdaki hâllerine devâm ederler." buyurur ve şöyle der:
   "Bize doğru yolu gösteren, bizi kötülükten alıkoyan namaz, günde beş vakit kılınır. Hâlbuki âşıklar dâimâ namazdadırlar. Zîrâ âşıkların gönüllerindeki aşk ve ciğerlerini kavuran o ilâhî muhabbet, ne beş vakitle yatışır, ne de beş yüz bin vakitle geçip gider."
   Gönlü gafletten uyanmış Hak âşıklarının namazını Yûnus Emre Hazretleri ise şöyle tasvîr eder:
         Aşk imâmdır bize; gönül cemâat
         Dost yüzü kıbledir; dâimdir salât
   Gerçekten bir namazın kılınma süresi takrîben on-onbeş dakikadır.    Sonrasında ise kalbin namazdaki gibi muhâfaza edilmesi lâzımdır. Zîrâ muhâfaza edilemeyen kalb gaflete dalar; bir zaman sonra fıska ve hattâ -Allâh korusun- küfre bile kayabilir. Bu sebeple kişi, namaz dışında dahî kalbini Cenâb-ı Hak'la meşgûl etmeli, O'ndan gâfil olmamalıdır.
   Ehl-i gaflet ise, namazın dışındaki vakitler bir yana, namazda bile kalbini toparlamaktan, huzûr-i ilâhîde haşyetle boyun bükebilmekten mahrumdur. Nitekim bu hususu ifâde bâbında şu kıssa pek ibretlidir:
   Kemâlât yolunda ilerleyen bir derviş, gece vakti mescitte namaz kılıyordu. Yağmur yağmaya başladı. Dervişin gönlü namazda bir an için evine yöneldi. O anda içinden bir ses onu şöyle uyardı:
   "- Ey derviş! Kıldığın bu namazla bizim için bir şey yapmış olmuyorsun! Zîrâ sendeki güzel olanı (gönlünü) evine gönderdin, buradaysa bedenini bıraktın!.."
   Bir hadîs-i şerîfte şöyle buyurulur:
   "Nice gece namazı kılanlar vardır ki, onların kıldıkları namazdan nasipleri uykusuz kalmaktan ibârettir." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 373)
   Netîcede bütün iş, dönüp dolaşıp kalbî olgunluk ihtiyâcına dayanmaktadır.
   Oruç ibâdetinde de durum, namazdan farklı değildir. Yâni orucun, hem zâhirî, hem de bâtınî esaslarına riâyetle tutulması gerekmektedir.
   Oruç, günahları silip süpüren bir ibâdettir. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
   "Kim fazîletine inanarak ve karşılığını Allâh'tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır." (Buhârî, Savm, 6) buyurur.
   Orucun gâyesi, açlık çektirmek değildir. Cenâb-ı Hak:
   "Ey îmân edenler! Oruç sizden önce gelip geçen ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılınmıştır. Umulur ki takvâ sahibi olursunuz." (el-Bakara, 183) âyet-i kerîmesiyle, oruçtan gâyenin takvâya ermek olduğunu ifâde buyurmuştur.
   Bu bakımdan oruç, sadece mîdenin değil, bütün uzuvlarla birlikte kalbin de orucudur. Kalb, Allâh'ın verdiği nimetlerin kadrini tefekkür ederek, orucun rûhânî derinliğine nüfûz etmelidir.
   Oruç, insanda merhamet, şefkat gibi hisleri inkişâf ettiren mânevî bir eğitimdir. Oruç tutan insanda bu his ve düşünceler galeyâna gelmiyorsa, oruç sûretâ tutuluyor demektir. Hele bu ibâdet esnâsında dedikodu ve gıybet yapmak, onun feyiz ve sevâbını imhâ etmektir.
   Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
   "Nice oruç tutanlar vardır ki, tuttukları oruçtan onlara kalan sadece açlık ve susuzluktur." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 373) buyurmuştur.
   Bu da gösteriyor ki oruçta da kalbî ve rûhî hayata ihtiyaç vardır.
   Müminin diğergamlık tezâhürü olan zekât ibâdetinde de kalbî hassâsiyet büyük önem arz etmektedir.
   Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Kerîm'de müminlerin vasıflarını sayarken:
   "Onların mallarında, (ihtiyâcını arz edebilen) sâile ve (hâlini arz edemeyen) mahruma bir hak vardır." (ez-Zâriyât, 19) buyurmuştur.
   Eğer bir müminin rûhî yapısı güçlü ise, malının zekâtını verirken, sanki kendi malını değil de muhtâcın ve mahrûmun kendi malında var olan hissesini iâde ediyormuşçasına tabiî, memnûn ve hattâ müteşekkir bir şekilde vererek zekâtın hakîkî fazîletine vâsıl olur. Çünkü alan şahıs, veren şahsın farz bir ibâdetini yerine getirmesine yardım etmektedir. Kendisinin kazâ ve belâlardan korunmasına, âhiret nîmetlerine nâil olmasına vesîle olmaktadır.
   Kâmil bir mümin;
   "Muhakkak ki sadaka, muhtacın eline geçmeden evvel Allâh'ın (kudret) eline geçer." (Taberânî, Mûcemu'l-Kebîr, IX, 109)(1) hadîs-i şerîfinin sırrına mazhar olabilmek için, verdiği malı hakîkatte Allâh Teâlâ'nın kudret eline bıraktığının firâsetiyle hareket eder. Bu da, zekât ibâdetinin kemâlini sağlayan derûnî bir zemindir.
   Tabiî ki bu nezâket de kalbî olgunlukla mümkündür. Hattâ büyüklerimiz; infâk ederken, infâk ettikleri şeyi güzelce süsleyip paket yaparak îtinâ ile vermişlerdir. Çünkü infâk, önce Allâh'a ulaşacak, daha sonra muhtaç kula intikâl edecektir. Bunlar, İslâm'ı kalbî rikkat ve nezâketle yaşamanın zarîf tezâhürleridir.
   Cenâb-ı Hak, "... Sadakaları Allâh alır..." (et-Tevbe, 104) buyurmak sûretiyle infakta gösterilmesi gereken bu edeb ve nezâkete işâret etmektedir.
   Diğer taraftan bu kalbî hassâsiyetlerden mahrûm bir şekilde, kaşıkla verip sapıyla gözünü çıkarırcasına insanı rencide edici bir üslûb ile vermek, yapılan infâkın ecrini kendi eliyle imhâ etmektir. Çünkü İslâm, nâdân, hodgâm ve kaba bir insan tipini reddeder. Müslüman hassas, nâzik, rakîk bir insandır. Bunlar ise hep kalbî seviyeye bağlıdır.

     ________________   
    1.Ayrıca benzer rivayet için bkz. Buhârî, Tevhîd, 23


<<< Önceki Sayfa | Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>

 

Ana Sayfa | Tasavvufun Mahiyeti | Tasavvufî Terbiye | Marifetullah ve İlahi Mevhibeler
Tasavvufî Bazı Meseleler | Hak Dostlarından Nasihatler | Tasavvufî kıssalar ve ibretler
E-mail: info@imandanihsanatasavvuf.com
Bu sitede yayınlanan yazılar, Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendinin kitap ve makalelerinden derlenmiştir.
© 2004-2007 - Her hakkı mahfuzdur.