İmandan İhsana Tasavvuf

 

 

 



 

TASAVVUFUN LÜZÛMU

..:: 3 ::..

      Bir ilkokul çocuğu, hukuk talebesine okutulan kitaplardan bir şey anlayamaz. Çünkü zihin henüz o kıvâma ve olgunluğa ermemiştir. Daha yıllar sürecek bir tahsîle muhtaçtır. Bunun gibi kalbin de bir tâlim ve terbiyesi vardır. Kesâfetle dolu, arınmamış bir kalbin Allâh'a vuslat yolunun inceliklerini idrâk etmesi çok zordur.
   Kulun Allâh katındaki makbûliyyeti daha ziyâde kalbî inkişâfa bağlı olduğundan, kalbin kemâle ermesi için başlı başına bir mânevî eğitime ihtiyaç vardır. Bu eğitimin adıysa, tasavvuftur.
   Hakîkaten bütün iş kalbde düğümleniyor ve Cenâb-ı Hak, ibâdet ve davranışlarda daha ziyâde kalbin hangi vasıfta olduğuna ehemmiyet veriyor.
   Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
   "Allâh Teâlâ, sizin bedenlerinize ve görünüşlerinize değil, ancak kalblerinize bakar." (Müslim, Birr, 33) buyurmuştur.
   Meselâ Allâh için ibâdet ve hizmetlerde kuvvet olması kasdı ile yemek yenirse, o dahî ibâdet hükmüne girer. Çoluk-çocuğunun rızkını helâlinden kazanmak için çalışan bir kişi, attığı her adımda sevap kazanır. Çünkü kalbin ameli olan niyet hayırlıdır.
   Giyim-kuşam da bunun gibidir. Meselâ, sarık sarmak sünnet-i seniyyedendir. Fakat sarık saran kimse, kalbî hayatını inkişâf ettirmeli, şefkat, merhamet gibi ahlâkî vasıflarla bu şeklî sünneti temsil liyâkatine kavuşmalıdır. Aksi hâlde sâdece şekil yeterli olmadığı gibi kişiyi ucba da sevkedebilir.
   Yûnus Emre Hazretleri ne güzel söyler:
             Dervişlik olaydı tâc ile hırka
             Biz dahi alırdık otuza kırka
   Yine bunun gibi, İslâm'da tesettür, yâni kadının örtünmesi şarttır. Fakat onun şeklen mestûre olduğu gibi rûhen de mestûre olması lâzımdır. Eğer dış kalıp tesettürlü, fakat rûh çıplak, yâni gâfil ve hoyrat ise şartların zorladığı veya nefsin fırsat bulduğu anda o tesettür biter. Ayrıca kadının, örtüsünün altında kadınlık misyonunu kaybetmemesi lâzımdır. Çünkü kadına evin tanzîmi ve zürriyet emânet edilmiştir. Onun için her hususta kalbî hayat çok önemlidir. Tabiî ki şeklin de kalbî hayatla beraber olması gerekir. Bir insan Allâh'ın koyduğu tesettür hudutlarının dışına çıkamaz. Fakat sırf tesettür de her şey değildir; ilâhî emirlerin yalnız bir bölümüdür.
   Meselâ, câmi yaptırmak da çok büyük bir hasenâttır. Fakat câmi yaptıran kimsede kalbî olgunluk yoksa, gurur ve kibir içinde, "ben yapıyorum, ben ediyorum" diye övünme ve kendini beğenme hâlleri beliriyorsa, -Allâh korusun- onun bu büyük hayrı küçülüverir. Zîrâ "ben" diyeni Hak Teâlâ küçültür, zelîl eder. "Bu Senin lutfundur, yâ Rabbî!" diyeni ise yüceltir. Onun için insanın davranışlarını makbûl kılan, kalbî hassâsiyetleridir.
   Bu yüzden, her davranışın bir ibâdet vecdiyle, her ibâdetin de kalbî bir rikkat ile îfâ edilebilmesi yolunda, kalbi terbiye etmek demek olan tasavvufun insan hayatındaki önemi hiçbir zaman inkâr edilemez. Hakîkaten ibâdetlerin birbirini tamamlayan şekil ve rûh olmak üzere iki yönü vardır. Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerîm'de ibâdetlerin zâhirî şartlarını, rekatlarını vs. bildirmez. Onların hangi rûhî keyfiyet ve kalbî hassâsiyetle edâ edileceğini bildirir. İbâdetlerin sûretiyle ilgili tarafını ise sünnet-i seniyye ile öğrenebiliriz.

   İbâdetlerin zâhirî kısmını, münâfıkbaşı Abdullâh bin Übey bin Selûl de yapardı. Mescid-i Nebevî'ye gelir ve Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in arkasında şeklen namaz kılardı. Yâni ibâdetlerin sûret kısmını bir münâfık bile yapabilir. Bu da gösteriyor ki; sırf şeklen yapılan ibâdetlerin Allâh katında hiçbir değeri yoktur. İbâdetin makbûl olması, şekil ile rûhun müşterekliğine bağlıdır.
   Nitekim İslâm'ın şartlarından namaz, oruç, zekât ve hac ile ilgili âyet ve hadîsler umûmî olarak incelendiğinde bu gerçeği görmek hiç de zor değildir. Bunlardan namaz ibâdetiyle ilgili olarak bir âyet-i kerîmede:
   "... Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar..." (el-Ankebut, 45) buyurulmuştur. Fakat bir kimse namaz kıldığı hâlde kötülüklerden sakınamıyorsa, o namaz, "huşû" ile kılınamamış demektir.
   Kalbleri huşûdan mahrûm olarak sırf sûret muhtevâsında namaz kılanlar hakkında Cenâb-ı Hak:
   "Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazı gâfilâne kılarlar." (el-Mâûn, 4-5) buyurmuştur.
   Yine diğer bir âyet-i kerîmede:
   "(Ancak) namazlarında huşû sâhibi olan müminler gerçekten kurtuluşa ermiştir..." (el-Mü'minûn, 1-2) buyurulur.
   Âyet-i kerîmeler muktezâsınca, kurtuluşa eren müminlerin vasıflarından biri de namazı hûşû ile kılmalarıdır. Namazın kâmil mânâda edâ edilebilmesi için zâhirî ve bâtınî bütün şartlarının yerine getirilmesi lâzımdır. İki kişi aynı zaman ve mekânda aynı namazı kılarlar, fakat bu iki namazın arasında yer ile gök arasındaki kadar fark vardır.
   Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in:
   "Bir kimse namaz kılar; fakat namazının yarısı, üçte biri, dörtte biri, beşte biri, altıda biri, yedide biri, sekizde biri, dokuzda biri hattâ ancak onda biri kendisi için yazılır." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 321) buyurması da namazda riâyet edilmesi gereken kalbî keyfiyete işâret etmektedir.
   Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Kerîm'de müminlerin vasıflarını sayarken:
   "Ve onlar ki, namazlarına devam ederler." (el-Mü'minûn, 9) buyurur.


<<< Önceki Sayfa | Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>

 

Ana Sayfa | Tasavvufun Mahiyeti | Tasavvufî Terbiye | Marifetullah ve İlahi Mevhibeler
Tasavvufî Bazı Meseleler | Hak Dostlarından Nasihatler | Tasavvufî kıssalar ve ibretler
E-mail: info@imandanihsanatasavvuf.com
Bu sitede yayınlanan yazılar, Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendinin kitap ve makalelerinden derlenmiştir.
© 2004-2007 - Her hakkı mahfuzdur.