TASAVVUFUN LÜZÛMU
..:: 2 ::..
Kalbin itminâna ermesi, yâni huzûr, sükûn ve saâdete kavuşması, mânen ulaştığı seviyeye bağlıdır. Bunun için de kulun mânevî bir terbiyeden geçmesi îcâb eder. Zîrâ kalbin ilim ve hikmetle dolması, dînin yüksek hakîkatlerine muttalî olması ve kulun mânen tekâmül edebilmesi, ancak birtakım ameliyeler netîcesinde mümkün olabilir.
Nitekim beşeriyyete nümûne olarak gönderilen peygamberler bile, vahye muhâtap olmadan önce bir hazırlık döneminden geçirilmişlerdir. Zîrâ kalbin, latîf mânevî tecellîleri alıcı hâle gelmesi için kesâfetten arınması, hassâsiyet kazanması ve belli bir kıvâma ulaşması gerekmektedir. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, daha peygamberlikle vazîfelendirilmeden önce Hira mağarasında îtikâfa1 çekilirdi. Mûsâ -aleyhisselâm-, Cenâb-ı Hak'la mükâlemesinden evvel, Tûr-i Sînâ'da kırk gün, bir nevî riyâzata girmişti. Yusuf -aleyhisselâm-, Mısır'a sultân olmadan önce on iki sene zindanda kaldı. Orada çile, riyâzât, mücâhede ve meşakkatin bütün kademelerinden geçirildi. Böylece mübârek kalbi, Allâh'tan gayrı bütün istinadlardan ve alâkalardan tamâmen kesildi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mîrâc'a çıkmadan evvel İnşirah Sûresi'nin sırrına mazhar oldu. Sadrı açılarak kalb-i şerîfleri yıkandı. İlim ve hikmetin rûhâniyetiyle dolduruldu. Çünkü O, Mîrâc'da acâib ve garâib hâdiselerle karşılaşacak, beşerî kesâfetle görülemeyecek esrâr-ı ilâhîyi ve değişik, latîf manzaraları seyredecekti.
Hâlbuki Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gelmiş geçmiş bütün insanların en temiz kalblisi idi. Bunu kâfirler bile kabul ediyorlardı. Buna rağmen Âlemlerin Rabbi'nin saltanâtı ve esrâr-ı ilâhîsi kendisine gösterileceği için tekrar mânevî bir ameliyeden geçirildi. "Şakk-ı Sadır"2 hâdisesi vâkî oldu. İşte bu da, kalbî hayatın ehemmiyetini ifâde eder. İsmet, yâni günah işlememek sıfatıyla mücehhez olan Peygamberler bile, latîf oldukları hâlde ilâhî huzûra kabul için bir kalb tasfiyesinden geçirilmiştir.
Allâh'ın seçkin kulları olan Peygamberler dahî kalb tasfiyesinden geçirilirse, diğer insanların kalbî arınmaya ne denli muhtaç olduğu ortaya çıkar. Zîrâ kesîf bir kalb ile, Latîf'e yaklaşılamaz. Burnu duyarsızlaşmış birisi gülün, karanfilin kokusundan bir hisse alamaz. Buğulu bir camdan net bir manzara seyredilemez.
Bu sebeple kalbin mânevî hassâsiyetinin ziyâdeleşerek ilâhî sır ve hikmetleri alıcı hâle gelmesi için kesâfetten arınması, letâfete bürünmesi zarûrîdir.
Cenâb-ı Hak:
"O gün ne mal fayda verir, ne de evlâd. Ancak Allâh'a kalb-i selîm (tertemiz bir kalb) ile gelenler müstesnâ..." (eş-Şuarâ, 88-89) buyurmuştur.
Kalbin selîm hâle gelmesi ise, ancak mânevî terbiye ile sâfiyet kazanmasına bağlıdır.
Denizin kumsalla birleştiği yerde, kumlar arasında, tornadan çıkmış gibi pürüzsüz taşlar bulunur. Asırlarca dalgalar tarafından dövüle dövüle pürüzlerinden arınmış, cilâlanmış, pırıl pırıl olmuş, ayrıca granit gibi de sağlamlaşmıştır.
Ham bir pırlanta mâdeni de kesilip biçilmeden, üzerinde birçok bıçak darbesi ve usta mahâreti işlemeden o parlaklık ve şeffaflığı kazanamaz. Bir gram altını elde etmek için belki bir ton toprağı elemek îcâb eder. Yâni her varlık bir çeşit terbiye ve incelmenin netîcesinde kıymet kazanmaktadır.
İşte kalb de âyette buyurulan "selîm" vasfına kavuşabilmesi için mânevî terbiyeye muhtaçtır.
Zîrâ mânevî terbiye öncesinde kalb, soğuk demir gibidir. Onun arzu edilen şekli alabilmesi için evvelâ ateşte tavlanması, paslarından kirlerinden arınması, katılıktan çıkıp yumuşaması ve dövülmesi gerekmektedir. Ancak bu merhalelerden sonra arzu edilen şekli alıcı hâle gelebilir. Tıpkı bunun gibi bütün bu ameliyeler tatbîk edilmeden, kalbî kemâlât da gerçekleşemez. Kalbî kemâlât gerçekleştikten sonra ise baş gözüyle görülemeyen, akılla idrâk edilemeyen hakîkatler âlemi, bir zevk hâlinde kavranır ve kalben hissedilir. Bunun için kalbî tâkat ve dirâyeti olgunlaştırmak gerekmektedir.
Meselâ, sıradan biri denediğinde belki kemiklerinin kırılmasına sebep olacak bir hareketi, uzun antrenmanlar netîcesinde bir sporcu kolaylıkla yapabilmektedir. Bu, vücûdun bütün gücünü tek noktada teksîf etmenin bir netîcesidir. Bunun gibi kalbin de Cenâb-ı Hakk'ın zikri ve Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in muhabbetinde yoğunlaşıp güçlenmesi îcâb eder.
Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede:
إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ
وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ
"Gerçek müminler ancak, Allâh anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allâh'ın âyetleri okunduğunda îmanları artan ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir." (el-Enfâl, 2) buyurur.
Kalblerin bu hâle gelmesi için mâsiyetten arınması, mânen olgunlaşması zarûrîdir. Zîrâ kesâfet dolu ham bir kalbin Allâh ile lâyıkıyla irtibâtı mümkün değildir.
_________________________
1.Îtikâf: Bir yere kapanıp, vakti ibâdetle geçirmek. Bilhassa Ramazan'ın son on gününde câmiye kapanarak kendini ibâdete vermek.
2.Şakk-ı Sadır: Fahr-i Kâinât Efendimiz'e melekler tarafından uygulanmış olan ve "şerh-i sadr" da denilen bu ameliye, ilâhî nûr ve sekînetle göğsün yarılıp açılması ve genişlemesidir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ilki çocuk yaşta, diğeri de Mirâc'a çıkmadan önce olmak üzere iki kez şerh-i sadra nâil olmuştur. Âyet-i kerîmede Rasûl-i Ekrem Efendimiz'e uygulanan bu ameliyeye:
"Biz senin için göğsünü açıp genişletmedik mi?" (el-İnşirah, 1) buyurularak işaret edilmiştir.
<<< Önceki Sayfa | Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>